Nûçevan

Okuyucusunun haber sitesi

Rahmi Saltuk, Ahmed Arif’i anlattı

Ahmed Arif şiirlerinin bestecisi Rahmi Saltuk, Ahmed Arif'i anlattı. Saltuk'un albümünden, ilk kez Ahmed Arif ile Leyla Erbil'i yan yana gösteren fotoğraflar da çıktı.

Foto: soL.org.tr

Hatice Ekinci, Sol okurları işin Rahmi Saltuk ile bir röportaj gerçekleştirdi. 

İşte, o röportaj:

“Şiirlerinin unutulmaz bestecisi Rahmi Saltuk ile Ahmed Arif’i konuştuk: ‘Leyla Erbil’e yazdığı mektupların yayınlanmasını asla istemezdi’

Aramızdan ayrılışının 28. yıl dönümünde, Rahmi Saltuk ile Ahmed Arif’in şiirini, dostluklarını, Leyla Erbil ve Enver Gökçe gibi yaşamında iz bırakmış isimleri konuştuk. Rahmi Saltuk, şairin Enver Gökçe’ye hep kırgın kaldığını anlatırken, Leyla Erbil’e yazdığı mektuplardan oluşan “Leylim Leylim” kitabına ilişkin ise, “yaşasalardı mektupların yayınlanmasına asla izin vermezlerdi” diyor. Rahmi Saltuk, soL okurlarına sunacağımız bir küçük sürpriz için elindeki fotoğrafları bizimle paylaştı. Ahmed Arif ile Leyla Erbil’in aynı karede yer aldıkları fotoğrafları da ilk kez göreceksiniz.

Büyük şair Ahmed Arif’in aramızdan ayrılışının 28. yıldönümü bugün. 1947 – 1959 yılları arasında yazdığı ve 19 şiirden oluşan “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabı, yayınlandığı 1968 yılından bu yana, yüzlerce baskı yaptı. Ve hep en çok okunan (“satan”) kitaplar arasında yer aldı.

Ahmed Arif’in şiirleri, gelen her yeni kuşağı derinden etkilemeye devam ediyor.

“Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri” diye anlatıyor Cemal Süreya Ahmed Arif’i: “Daha deniz görmemiş çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır.”

Yaşadığı toprakları büyük bir duyarlılıkla anlattığı şiirlerinde, müthiş bir ezgi ve güçlü bir ritim vardır Ahmed Arif’in. İşte, belki de bu yüzden, hemen hemen tüm şiirleri, bu ülkenin büyük sanatçıları tarafından defalarca bestelenmiş ve seslendirilmiştir. Bu isimler arasında ilk öne çıkan ise büyük ozan Rahmi Saltuk.

Rahmi Saltuk ile Ahmed Arif’in dostlukları 1960’lı yılların sonlarında başlar ve tam 23 yıl boyunca sürer.

Rahmi Saltuk tarafından bestelenen ve seslendirilen “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” ve “Terk Etmedi Sevdan Beni” gibi Ahmed Arif şiirleri, birçoğumuzun gençliğine rengini katmıştır. Eğer bu şarkıların hatıralarını gençlik yıllarımızdan çıkarsaydık, üzerine inşa ettiğimiz hayatlarımızda çok büyük boşluklar kalırdı.

Rahmi Saltuk ile büyük şairin şiirini, uzun yıllar boyunca süren dostluklarını, bestelerini yaparken aldığı ilhamı, Leyla Erbil, Enver Gökçe gibi şairin yaşamında iz bırakmış isimleri, kısacası Ahmed Arif’i konuştuk.

Nasıl tanıştığınızla başlayalım isterseniz?

Sanırım 1969 yılıydı. Halk Oyuncuları Tiyatrosu’nda Pir Sultan Abdal isimli bir oyun oynuyorduk. İstanbul’da oyunu sahnelediğimiz tiyatro yandı. Dendi ki; “Grup olarak artık İstanbul’da çalışma olanağımız kalmadı, Ankara’ya gideceğiz.” Ben o sırada Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim. Okulun devam mecburiyeti yoktu, ben de çalışmak zorundaydım. Böylece 1969’da Ankara’ya taşındım. O yıllarda Erdoğan Tokatlı’nın sahibi olduğu Halkçı adında bir gazete çıkıyordu ve Ahmed Arif orada çalışıyordu. Ben zaten ismini biliyordum. Ulus’taydı bu gazete. Ahmed Arif’le tanışmak üzere bu gazeteye gittim. Ve böylece tanıştık. Sonra birbirimizi çok sevdik ve ağabey-kardeş gibi olduk.

Çok içine kapanık ve biraz da geçimsiz olduğunu söylerler hep, öyle miydi gerçekten?

Evet, öyleydi ve kendisi de bunun farkındaydı. Çok çekingendi ve bunun nedeninin gördüğü işkenceler olduğunu söylerdi. Yanılmıyorsam 1951 Tevkifatı’nda tutuklanan en genç isimlerden biriydi ve meşhur işkencehane Sansaryan Han’da uzun süre kalmıştı. Korkunç şeyler anlatırdı Sansaryan Han’daki işkencelerle ilgili. Mesela, sırf işkence olsun diye babasının öldüğünü söylemişler bir keresinde. Anlattığına göre, tüm o ağır işkencelerden sonra kuşkucu bir kişiliğe sahip olmuş. Ve insanların içine fazla çıkmamak, toplum içerisinde yer almamak gibi davranışlar geliştirmiş. 1983’te Arı Sineması’nda iki gün üst üste konserim vardı. Konserden birkaç gün önce kendisini davet etmek üzere evine gittim fakat konsere gelmedi biliyor musunuz?

Neden gelmedi?

“Gelsem sana zarar verirdim” dedi. Ama ben anladım ki, hâlâ toplum içine çıkmak istemiyordu. Çok kuşkucuydu. Şöyle bir anımı anlatayım; 1971’de yurtdışına çıktığımda Almanya’da bir plak yapmıştım. Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif’in şiirlerinden bestelediğim eserler de vardı. Yapımcı firmadan talep ettiğim telif ücretlerini alıp, Türkiye’ye döndüğümde her iki şaire de ödemek istedim. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ücretini ulaştırdım, ancak Ahmed Arif için bir türlü fırsat bulamadım. Bir arkadaşımdan ücreti ulaştırması için eşi Aynur Abla’ya vermesini rica ettim. Parayı almamış Aynur Abla, demek ki Ahmed Ağabey’in izni olmadan alamıyordu. Ahmed Ağabey bu durumu “MİT’in kendisiyle Rahmi Saltuk adını kullanarak, para karşılığında ilişki kurmaya çalışması” olarak algılamış. Böylesine kuşkucuydu işte. Ama bu durum yaşadığı şeylerden kaynaklanıyordu tabii.

Siz “sosyalleştirmişsiniz” Ahmed Arif’i, öyle anlatılıyor.

Pek dışarı çıkmak istemezdi. Hep evinde oturulsun, evde yenilsin, içilsin isterdi. Ama ben buna pek müsaade etmez, onu dışarıya çıkarmaya çalışırdım. Benim ısrarımla, birçok geceye ve imza gününe katıldı.

1975 veya 1976’da 19 Mayıs Spor Salonu’nda yapılan Hakkâri Gecesi, Fitas Sineması’ndaki Sinema-Tek’in 11. Kuruluş Kutlaması, İzmir Fuarı, Denizli Açık Hava Tiyatrosu… Buralarda hep birlikte sahne aldık. Ama en büyük üzüntüm, çok istediği halde, ben gitmediğim için Diyarbekir’e -Ahmed Ağabey güzeller diyarı derdi- gidemeyişidir!.. Hala hatırladığımda içim burkulur. Sonra, 1988 Tepebaşı Kitap Fuarı’na da benim ricama uyup geldi.1989 Cumhuriyet Kitapları’nın Beyoğlu’ndaki imza gününe de beraber katılmıştık.

‘BEN, FUKARA HALKIMIN FUKARA BİR ŞAİRİYİM’

Şiirlerine gelirsek eğer,onun şiirlerini eşsiz kılan, tüm diğerlerinden ayıran neydi size göre?

Hayatın kendisidir onun şiirleri. Hayatı yakalar, hayatın devinimi vardır içinde. Kurgusu muhteşemdir. Türkçeyi en iyi kullanan isimlerden birisidir Ahmed Arif. Bir kuyumcu ustası gibi işlenmiştir her kelime. Hem evrensel bir yanı vardır hem de bir yandan Anadolu toprağına basar. Düşünün, o 33 Kurşun’daki dizelerinin etkileyiciliği nedir öyle? Güzel bir lafı vardı, hep “ben, fukara halkımın fukara bir şairiyim, ben sırtımı halkıma dayadım” derdi. Gerçekten de halkına müthiş bir güven duyuyordu ve eşsiz bir gözleme sahipti.

Diyarbakır’a çok düşkündü, Siverek’i de çok severdi. Kendisini hem Kürt hem de Türk olarak hissediyordu. Türkmen ve Kürt tarafı vardı. “Bir kanadım Kürt, bir kanadım Türk” diyordu. Buralardan besleniyordu şiirlerini yazarken.

İkinci bir şiir kitabı yazmaması hep konuşula gelmiştir, hiç konuşur muydunuz bu konuda?

Hayır, bu konuya hiç girmezdik. Ben zaten böyle bir şeyi ona soramazdım. Bir şaire böyle bir şeyi nasıl sorarsınız? Sormadım tabii, konuşmadık da. Dedikodu olarak söyleniyordu “ya işte bir kitap yazdı, ondan sonrası da yok, demek ki bu şiirleri bir yerden aldı” gibi şeyler. Enver Gökçe meselesi de böyle çıktı zaten.

ENVER GÖKÇE’NİN HİÇ YALANLAMAMASINA KIZARDI

O yıllarda da var mıydı bu söylentiler?

Enver Ağabey’i de tanırım. Evet, böyle söylentiler vardı. Ama bu söylentileri kim çıkardı inanın hiç bilmiyorum. Ahmed Ağabey, bunun tevatür olduğunu biliyordu fakat yine de çok sinirleniyordu tabii. Ama Enver Ağabey de hiçbir zaman ortaya çıkıp “yav, böyle bir şey yok” demedi. En çok buna sinirleniyordu galiba. Hep kırgındı Enver Gökçe’ye.

Enver Gökçe hiç yalanlamadı mı bu söylentiyi gerçekten?

Ben bir yerde rastlamadım yalanlamasına, siz rastladınız mı?

Baktığınız zaman, bir şairin bir önceki kuşaktan etkilenmemesi mümkün müdür? Etkilenmiştir tabii. Bana da ilk çıktığım zaman “Ruhi Su’yu taklit ediyor” diyorlardı. Ne gereği var bunların. Gerçekten de ben Ruhi Su’yu taklit ediyordum, hiç de gocunmam bunu söylemekten. Hatta bir kez dinlemeye gittiğimde oturduk, konuştuk Ruhi Su ile. Ben, “ya ağabey böyle böyle” diyorlar, dedim. Dedi ki “boş ver, her sanatçı kendinden öncekinden bir şekilde etkilenir, esinlenir. Sen de yolunu bulacaksın, bu söylentilere kulağını tıka.”

“İkinci şiir kitabı kafamda hazır” diyormuş hep.

Evet evet. Şimdi, kitap fuarları, imza günleri, o imza günlerinde de kuyruklar uzayıp gidince, tekrar bir güven geldi tabii Ahmed Ağabey’e. 1987-1988, o yıllarda bir gün geldi dedi, “ya Rahmi, benim kitabım kafamda hazır”. Mısralar okudu bana. Sonra o şiirler parça parça yayınlandı zaten.

‘ŞİİR BESTELENMEYE MÜSAİTSE ZATEN SENİ ÇAĞIRIR’

İlk hangi şiirini bestelemiştiniz?

Sırasını tam bilmiyorum ama sanırım “Terk Etmedi Sevdan Beni” idi. O bestemi, 1973’te Nazım Hikmet’in 10. Yıl Anması’nda Sorbonne Üniversitesi’nde seslendirmiştim. Ardından da “Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin” geldi.

Nasıl bir ilhamla yapmıştınız o besteleri, hatırlıyor musunuz?

TİP’te bir Özdemir Duru ağabeyimiz vardı, TİP gecelerinde çok güzel şiirler okurdu. Eşi ile Fethiye’ye yerleşmişlerdi. 1977’de Fethiye’deki bir konserimin ardından evlerinde konuk oldum. Orada dedim ki, “Ahmet Ağabey’in bir şiirini bestelemeye kalktığımda, çok zorlanıyorum, bir türlü kıvıramıyorum.” Özdemir Ağabey de “Rahmi bana bak” dedi; “Kendini sıkma. O şiir, bestelenmeye müsaitse zaten seni çağırır. Sen,“Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin’i nasıl yaptın?”.“Valla” dedim, “nasıl yaptığımı hiç bilmiyorum, yapmışım işte.” “İşte” dedi; “O şiir zaten bestelenmeye hazırmış, sen de onu yakalamışsın.”

Ben besteci değilim, alaylı birisiyim. Besteci yönüm olmadığı için çok da kolay yapamadım tabii. Bakın 50. yılım oluyor, saydığınız zaman on beşi geçmez sayıları. Bir besteci olsaydım, bu sayı çok komik kaçardı. Bir de tabii, o yılları da düşünmek gerekiyor. Bestelerin yapıldığı o yıllar, sol siyasetin, işçi hareketlerinin, grevlerin çok güçlü olduğu yıllardı. “Devrim ha bugün ha yarın olacak” diye bekliyorduk. Öyle bir hava vardı arkamızda. Arkamızda böyle bir hava olduğu için çıktı zaten o besteler ortaya.

CEM KARACA’NIN ŞİİRLERİNİ OKUMASINI İSTEMEZDİ

Ahmed Arif sever miydi bestelerinizi?

Böyle bir şeyi hiç sormadım tabii ama halinden tavrından çok beğendiğini biliyorum. Yoksa zaten affetmezdi adamı. Hatta 1978’de orkestra eşliğinde yaptığım plağın ardından beni aradı “yanlış yapıyorsun, senin sesinin orkestraya ihtiyacı yok, kendin çal söyle” dedi. Ama mesela Cem Karaca’nın onun şiirlerini okumasını istemezdi. Bir gün onun evindeyken, Mustafa Ekmeci telefonu uzattı -sanıyorum o ayarlamıştı- “Cem Karaca arıyor” dedi. Cem de İzmit’te konserdeymiş. Ahmed Ağabey istemedi konuşmak. Mustafa Ekmekçi de “al, Rahmi ile konuş” dedi, telefonu bana verdi. “Ya Rahmi söyle Ahmed Ağabey’e” dedi Cem, “ben onun şiirlerini çok seviyorum. O beni kurşuna da dizse, tazminat davası da açsa, ben bunları okumaya devam edeceğim.”

Neydi bunun sebebi?

İnanın hiç bilmiyorum, bir şekilde takmıştı işte. Telefonu kapadım, gittim “Ağabey, yapma etme” dedim, “Cem’den iyi okuyan mı var şiirleri, bak sesi de çok iyi”.

Yumuşadı mı sonra?

Tabii canım. “Sen öyle diyorsan öyledir” dedi, buzlar da eridi, gitti. Daha sonra Ahmed Arif bestelerinden oluşan ortak albüme Cem’i de aldık zaten.

Böyle yıldızının barışmadığı, bildiğimiz başka isimler de var mıydı?

Benim bir konserime Hasan Hüseyin Korkmazgil gelecek diye gelmediğini düşünüyorum mesela. Hasan Hüseyin Kormazgil’le birbirlerini pek sevmedikleri söylenir hep, bu doğru muydu bilemiyorum. Gerçi Hasan Hüseyin Korkmazgil de benim bir ağabeyimdi ve ikisinin birbiri aleyhine bir söz söylediklerine hiç tanık olmadım.

Aziz Nesin’le hiç yıldızı barışmadı ama bunu söyleyebilirim. Aziz Nesin, Milliyet Sanat Dergisi’nde “Benim Delilerim” başlığıyla bir yazı yazmıştı. Bu yazıda üç kişiyi anlatıyordu, bunlardan biri de Ahmed Arif’ti. O yazı yayınlandığı andan itibaren, Aziz Nesin’den pek hoşlanmadığını hep bir şekilde belli etti.

MEKTUPLARIN YAYINLANMASINA KESİNLİKLE İZİN VERMEZLERDİ

Ahmed Arif hakkında konuşup da Leyla Erbil’den bahsetmemek olmaz, siz tanışıyor muydunuz Leyla Erbil’le?

Benim ablam gibiydi Leyla Erbil. Ahmed Ağabey’in bana anlattığına göre, aynı arkadaş grubundaymışlar. Diğer arkadaşlarından nasıl söz ediyor, nasıl anlatıyorsa Leyla Erbil’i de öyle anlatıyordu. Diğer arkadaşları gibiydi.

O kadar aşk mektubu var ortada, nasıl diğer arkadaşları gibiydi?

Ahmed Ağabey’i ve Leyla Abla’yı tanıdığım için bunu samimiyetle söylüyorum, yaşasalardı bu mektupların yayınlanmasına kesinlikle izin vermezlerdi. Zaten sağlıklarında da çıkarmadıklarına göre, öyle değil mi? Benim tanıdığım Ahmed Arif de Leyla Erbil de bunu istemezdi. Oğlu Filinta ile görüşmüyoruz ama ilişkimiz devam etseydi, kesinlikle yayınlamamasını söylerdim. Bu bana başından beri hiç doğru gelmedi.  Kişisel şeylerdi tüm o mektuplar.

Ahmed Arif ve Leyla Erbil’i ilk kez yan yana gördüğümüz bu fotoğrafların nasıl bir hikâyesi var?

İlki sanıyorum, Ahmed Ağabey bir imza günü için İstanbul’a geldiğinde, Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz’ın bir davetiyle gittiğimiz bir yemekten. 1988 ya da 1989’du, Florya’da Hasır Lokantası vardı meşhur, orada çekildi. Fotoğrafta Leyla Abla ve Ahmed Ağabey’in yanı sıra ben, İlhan Selçuk, Rıfat Ilgaz ve Rady Fish de var. Diğeri ise, yine bir imza günü için geldiğinde gittiğimiz Kumkapı Hoşseda Lokantası’nda çekildi, orada Yaşar Kemal de var.

Cemal Süreya’nın kızkardeşini Ahmed Arif ile evlendirmek isteme meselesi var bir de, size bundan söz etmiş miydi?

Cemal Süreya’yı çok severdi. Dostlukları hep sürdü. Evet, bunu duymuştum Ahmed Ağabey’den, anlatmıştı bana. Tanıştırmak istemiş kız kardeşiyle, evlendirmek de istemiş. Ama o ‘buluşmaya gitmek için temiz gömleği yokmuş’ meselesi tevatür tabii, yok öyle bir şey. 

Birlikte yaptığınız “Hasretinden Prangalar Eskittim” isimli şiir plağına gelmek istiyorum. Bu fikir nasıl çıktı ortaya?

Bu plak o güne kadar bu alanda yapılmış ilk çalışmaydı. 1989’da Samsun’a giderken Ankara’ya yanına uğradım. Akşam evinde oturduk, çiğköfte yaptı, mezeler yaptı, mutfağı da çok iyiydi zaten. Tırtıl kapaklı rakı açtı bana, eskiden rakıların kapakları gazoz kapağı gibiydi. Sadece ikimiz ve bir de eşi Aynur Abla vardı. Sofranın başındayken dedi ki -sesi hala kulağımdadır- “ya Rahmi, bu şiirlerimi ben stüdyoda okusam, hem Saltuk Plak’a gelir getirir, hem benim için de iyi olur.”  Ben bir sevindim, bir sevindim anlatamam. Çok istiyordum zaten böyle bir şeyi ama o kadar yakın olmamıza rağmen bir türlü teklif edemiyordum. 1988’in sonu ya da 1989’un başlarıydı. Hemen yeğenim Hasan Saltuk’a telefon ettim “stüdyoyu ayarla” dedim. O zamanın en iyi stüdyo koşullarını hazırladık. Girdi okudu.

O kayıtlar yapılırken stüdyodan hiç ayrılmadım. Ahmet Ağabey 33 Kurşun şiirini okurken bir eksiklik hissettim. Şiirde bir şey eksikti sanki, öyle hissediyordum. Ahmet Ağabey, “ya, ne eksik olacak” dedi. Sonra birden bire, “ha Rahmi, senin haberin yok mu” dedi; “ben darbeden sonra ‘şifre buyurmuş bir paşa’ dizesini çıkardım şiirden.” Kaynar sular döküldü başımdan aşağıya. Yani o zaman, yazdığı şiirlerin ruhu gitti demektir. “Ağabey, nasıl yaptın sen bunu” dedim. “Kürdün gelini dizelerinden Kürdü ve firavun sözcüğünü de çıkardım” dedi. Vedat Türkali’yi de çok severdi, Vedat Ağabey ona “senin şiirin değil mi, istediğin mısrayı değiştirirsin” demiş. Artık şiirin sonuna gelinmiş, okunmuş bitmişti. Bunun üzerine “yanlış yapmışsın Ağabey, Vedat Ağabey de yanlış yapmış. Ben bunu böyle çıkarmam. İstiyorsan kayıtları sana vereyim, istediğin yere götür. Ama ben bu haliyle çıkarmam” dedim. Bunun üzerine biraz düşündü ve “tamam, ben eski haliyle okuyacağım” dedi. Cem Yayınevi’nin sahibi Ali dostuma telefon ettim hemen ve “bundan sonra eski haliyle basacaksınız kitabı” dedim. 1980 ile 1989 arasındaki baskılarda bu sözcükler yoktur. Bundan sonra düzeltildi. Yalnız tüm şiirlerini sığdıramadık, üç-dört şiirini alamadık plağa.

Bir de İstanbul’da Açıkhava’da birlikte son bir konser yapma planınız vardı. Neden gerçekleşmedi o konser?

İzin vermediler ki.

Neden izin vermediler?

Açıklama mı yapıyorlardı? “Sakıncalıdır” ya da “uygun görülmemiştir” diyorlardı, bitiyordu. Sonra biz ‘yürütmeyi durdurma kararı’ aldırdık. Fakat daha sonra yağmurlar, fırtınalar başladı. Yağmurda çamurda yapılmasını istemedi Ahmet Ağabey, “güzel bir zamanda olsun” dedi. Biz de erteledik. Ben, Cuma günü Ankara’ya uğurladım kendisini, sekiz gün sonra da vefat haberi geldi.

Hayatının son yıllarında da siyasetle yakından ilgili miydi Ahmed Arif?

Tabii ki. İlericiydi hep, komünistti. Müthiş bir Sovyet yanlısıydı. Çok ciddi bir entelektüeldi, şairliğinin altyapısı boş değildi yani. Sınıf mücadelesine,sosyalizme, komünizme inancı tamdı. Zaten bunun için mücadele etmiş, hapislere düşmüştü. Komünist bir şair olarak da öldü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.