Nûçevan

Okuyucusunun haber sitesi

‘Liderler, kendinden iyi olanlardan hazmetmezler!’

HABER MERKEZİ

Prof. Dr. Ahmet Özer, ‘ego’ sorununu farklı başlıklar halinde kaleme aldı. Başlıklardan birinde, konu bağlamında şu söz dikkat çekiyor; “O yüzden liderler kendinden iyi olanlardan hazmetmezler. O nedenle siyesette hep nitelik vurgusu yapılır ama pratikte nitelik hep dışarda kalır.” 

İşte, Toros Üniversitesi Öğretim Üyesi  Prof. Dr. Ahmet Özer’in, herkesin kendinden pay bulabileceği 16 başlıktan oluşan ‘ego’ sorunu tahlili:

Ego : İnsanlığın Şu Anki Durumu-1

Sözcükler, blmediğimiz bir sihre sahipler. İster ses haline getirilerek ağzımızdan çıksınlar veya düşünceler halinde kalarak seslendirmeden bırakılsınlar, üzerimizde neredeyse hipnotik diyebileceğimiz bir etki yaparlar. Kendimizi kolaylıkla onların içinde kaybedilebilir ve bir sözcüğü bir nesneyle ilişkin kıldığımızda, adeta büyülenmiş gibi o nesnenin ne olduğunu kesin olarak bildiğimiz inancına kapılırız. Gerçek şudur ki, o nesnenin ne olduğunu aslında tam olarak bilmiyoruzdur. Yaptığımız, gizemli bir şeyi bir etiketle örtmekten başka bir şey değildir. Hiçbir şeyin, örneğin bir kuşun, bir ağacın en basit bir taşın ve özellikle de bir insanın tamamıyla bilinmesi mümkün değildir, çünkü herbiri aslında kendi içinde akıl sır ermez bir derinliğe sahiptir. Her biri ayrı bir dünyadır, karanlıklarla dolu bir dünya. Bizim algılayabildiğimiz, deneyimleyebildiğimiz ve hakkında kafa yorduğumuz şey, gerçeğin sadece üst tabakası ile ilgilidir, buzdağının görünen yüzüyle yani. Sözcükler gerçeği, insan aklının kavrayabileceği bir boyuta indirger sadece. Bizi insan olarak diğer varlıklardan ayıran yanımız da budur zaten. Sözcüklerle dünyayı, dünyadaki şeyleri etiketlemek ve bu binlerce milyonlarca etiketle konuşmak, anlaşmak ve aktarmak. Tavuklar ya da aslanların bir uygarlık yaratmamış olmamalrı böyle bir hünere sahip olmamalarından sadece.

SAHİP OLMA ve MÜLKİYET İLLÜZYONU-2

Ne mutlu ruhu yoksul olanlara. “Ruhu yoksul olmak” ne demektir? Bunun anlamı, içsel yüklerden ve nesnelerle özdeşleşmelerden arınmış olmaktır. Kişinin kendisini nesnelerle ve zihinsel kavramlarla özdeşleştirmemesi demektir. Yani insanları sevmek nesneleri de yaşamı kollaylaştırmak için kullanmak. Oysa kapitalizm bize bunun tam tersini empoze eder ve yaptırır. Nesneleri sev insanları kullan. Sonuçta para da bir nesne. Ve paraya pula bağlılık ve giderek oluşan bağımlılık insanı sadece kullanmakla kalmaz dünyayı kan revan bir yaşanmaz yere çevirir. Çevremizde hergün gördüğümüz ve yaşadığımız gerçeklik maalesef budur.

Peki ne yapmak lazım. Sahip olmaktan vazgeçmek gerek. Bu denemesi kolay ama yapması zor bir iştir. Bu nedenle bir çok okul, yol, kuram kavram geliştirilmiştir insanlık tarihi boyunca. Örneğin tasavvufta “ölmeden önce ölmek” bunu salık veren bir öneridir son tahlilde. Bu yaşam biçimi ile ilgili bir öneri iken onu din ile ilişkinlendirirerek kutsallık mertebesine çıkarmak sadece ona olan bağlılığı artırmak için bulunmuş bir kuvvetlendiricidir. Vazgeç rahat et. Sahip olmayı bırak mutlu ol. Kaybedecek bir şeyi olmayanın üzülecek bir şeyi de olmaz en nihayetinde. Sahip olunan tüm şeylerden vazgeçmenin çok eskilerden beri hem Doğu, hem de Batı felsefelerinde yer bulan bir uygulama olmasının nedeni de budur.

Ne var ki, mülkiyetten vazgeçmek sizi otomatik olarak egonuzdan kurtarmaz. Egonuz özdeşleşecek başka şeyler bularak yerini korumak isteyecek ve örneğin, maddiyata olan tüm ilgisini aşmayı başarmış biri olarak, sizin diğer insanlardan daha spiritüel, dolayısıyla da onlardan daha üstün olduğunuza dair zihinsel bir imge bile yaratacaktır. Nitekim öyle insanlar vardır ki, sahip oldukları her şeyden vazgeçmişlerdir ama pek çok milyonerden daha büyük egoları vardır. Bir özdeşleşme nesnesini ortadan kaldırsanız bile, ego onun yerine hemen başkasını bulacaktır, çünkü o bir kimliği olduğu sürece, neyle özdeşleştiğine aldırmaz.

Ego, sahip olmayı Var’lıkla eşit tutma eğilimindedir. Sahibim, öyleyse Var’ım. Ne kadar çok şeye sahip olursam, o kadar çok “ben” olurum. Ego, varlığını kıyaslamalarla sürdürür. Başkalarının sizi nasıl gördüğü, sizin kendinizi nasıl gördüğünüze dönüşür. Eğer herkes bir köşkte yaşasaydı veya herkes varlıklı olsaydı, sizin köşkünüz veya zenginliğiniz sıradanlaşır ve bu durum sizin benlik duygunuzu yüceltmeye pek yaramazdı. Egonun öz-değer duygusu çoğu kez sizin başkalarının gözündeki değerlerinizle ilintilidir. O yüzden, size bir benlik duygusu vermeleri için başkalarına ihtiyaç duyarsınız.

Bu noktada mahşerin dört atlısını anmak gerek. Servet, Şöhret, Kudret ve Şehvet. Bunlara duyulan arzu ister istemez yoldan çıkarır.

İSTEMEK : DAHA FAZLASINA İHTİYAÇ DUYMAK-3

Ego kendisini sahip olmakla özdeşleştirir, ama sahip olmaktan duyduğu tatmin hissi oldukça sığ ve kısa ömürlüdür. Onun içinin derinliklerinde bir tatminsizlik, eksiklik ve “yeterli olmama” duygusu yuva yapmıştır. Sahip olma, yani mülkiyet kavramı, egonun kendisini sağlamlaştırmak ve kalıcı kılmak, başkalarının arasından sıyrılmak ve kendisine özel bir konum kazandırmak için yarattığı bir kurgudur. Statü endişesi ve cinsel cazibenin sürüklediği gaya kuyusu insan yaşamına yön verir. Son tahlilde yaşam bu iki yönelimin oluşturduğu pratikler ve metamorfoz etrafında dönüp durur.

Ama bir şeylere sahip olmak, kendinizi bulmak için yeterli değildir. O yüzden, egonuzun yapısındaki daha güçlü başka bir dürtü devreye girer. Bu, daha fazlasına ihtiyaç duyma, yani “daha fazlasını isteme” diye tanımlayabileceğimiz bir dürtüdür. Hiçbir ego, daha fazlasını istemeden duramaz. O nedenle, egonun yaşaması için “sahip olmak”tan çok “istemek” etkili olur. Ama bu, gerçek bir ihtiyaç değil, bağımlılık diyebileceğimiz türden bir ihtiyaçtır. Kişiler kilo almadan yemeye devam edebilmek için kendilerini kusmaya zorlarlar. Aslında aç olan bedenleri değil, beyinleridir.

BEDENLE ÖZDEŞLEŞMEK ve HIRS-4

Kimliği oluşturan şey cinsiyettir. Cinsiyetle özdeşleşmek erken yaşlarda teşvik edilmeye başlanır ve sizin bir rol içine girerek, sadece cinselliğinizi değil, hayatınızın tüm veçhelerini etkileyecek olan şartlanmış davranış kalıplarına uymanızı zorunlu kılar. Kısacası, bu tür toplumlarda yaşayan insanların hayattaki en büyük amacı, cinsel kimliklerinin gereklerini yerine getirebilmektedir.

Batı kültüründe kim olduğunuz duygusuna en fazla katkıda bulunan şey, fiziksel görünümünüzdür. Bedeninizin güçlü ve zayıf olması ve başkalarına güzel mi yoksa çirkin mi göründüğü sizin için büyük bir önem taşır. Giderek bununle ilgili bir endüstri oluşmuştur. Bu istek ve onu kamçılayan Pazar birbirini kartopu gibi büyütmektedir. Var olmaktan ziyade varlıklı olmak önem kazanıp öne çıkar bu minvalde. Değer katgorisi zayıflar bunun yerini önem kategörisi almaya başlar. Değerli olanın yerine o gün önemsenin geçmesi insanlık açısından ne büyük talihsizlik.

Bu gelişmeler günümüzde bir beden sosyolojisinin oluşmasına yolaçmıştır. Bu Pek çok kişinin kendisine verdiği değer, fiziksel gücüyle, güzelliğiyle sağlıklı olmasıyla ve dış görünümüyle yakından ilintilidir ve bu kişilerin pek çok çoğu, bedenlerinin güzel veya mükemmel olmadığını düşündükleri için öz-değerlerinin eksildiğinin düşünürler. Duyularla algılanan ve yaşlanmaya, buruşmaya ve ölmeye mahkum olan fiziksel bedeni, “ben” ile denkleştirmek er geç acıya yol açar. Bedenle özdeşleşmekten kaçınmak, onu ihmal ettiğiniz, aşağıladığınız veya onu artık önemsemediğiniz anlamına gelmez. Ama kendinizi bedeninizle özleştirmezseniz, güzelliğiniz solduğu, gücünüz azaldığı veya elden ayaktan düştüğünüz vakit bile değer ve kimlik duygunuz asla etkilenmez.

Gerçek ben ne olduğumuzdur. Fiziksel kimliğimiz. Sağlıklı bir zihin için onunla barışık olmak gerekir. Esmersem kumral olayım diye hayıflanırsam ya da kısaysam uzun boylu olmak için yanıp tutuşursam sonuçta değişmeyecek bir çatışmanın girdabına düşerim. Gerçek benle barışık olamayan daima içinde yarttığı çukura düşüp debelenir. Kimsye belli etmese de oradan oraya çarpmanın yarttığı incinme ruhunda derin yaralar açar.

İçsel Bedeni Hissetmek

Bedenle özdeşleşmiş olmak egonun en temel durumlarından biridir, ama iyi haber şudur ki aşmayı en kolay başarabileceğiniz durumlardan biri de budur. Bunu, kendinizi bedeniniz olmadığınıza dair inandırmaya çalışarak değil, dikkatinizi bedeninizin dışsal görünümünden ayırmaktır. Gerçeğe teslim olmaktır yani. Teslim olmanın anlamı, olan biteni içsel olarak kabul etmeniz ve kendinizi hayata açmanız demektir. Direnmek ise içsel olarak gerilmeniz, egonuzun kabuğunun katılaşması ve kendinizi kapamanız demektir. İçsel direniş hali içindeyken giriştiğiniz eylemler daha fazla dışsal direnişe neden olacak ve hayat da size yardım etmeyecektir.

Unutmayın ki, kepenkleri kapattığınız vakit güneş içeriye giremez. İçsel olarak boyun eğdiğinizde, yani teslim olduğunuzda ise, yeni bir bilinç boyutu açılır. Eğer bir eylem mümkün ise veya gerekiyorsa, sizin girişeceğiniz eylem de bütünle uyum içinde olacak ve içsel olarak kabullenici olduğunuzda bütünleştiğiniz koşulsuz bilinç, yani yaratıcı zeka tarafından desteklenecektir. Koşullar ve insanlar işte o zaman size yardım edecekler ve sizinle işbirliği içine gireceklerdir. Beklemediğiniz rastlantılarla da karşılaşabilirsiniz. Eylem mümkün olmadığı zaman, teslim olmakla birlikte gelen bir huzur ve içsel dinginlik içinde kalırsınız.

Sosyal ben toplumun baskısıyla oluşur. Kendinin ne olmak istediğinden ziyade o gün geçer akçe olan toplumun, çevrenin, ailenin istek ve arzuları doğrultusunda yol lamayı salık veriri. Burada değer yargılarının kurbanı olur kişi. Öyle yapsa öyle görünse de mutlu değildir aslında. Sadece yüzünde bir maske ile dolaşır rol yapar. Başkaları da bunu yapar. Koca bir toplumun buna yeltendiğini düşünün. Dünya kocaman bir tiyatroya dönüşür. Zaten biraz da öyle değil mi şimdiki dünya maalesef?

İdeal ben ise ulaşmak istediğin yerdir. Fazla yukarıda olursa ulaşamadığın için mutsuz olursun. Ama hiç önünde olmazsa da o zaman içindeki aslanı öldürürsün. Toplumun önemli bir kesimi içinde ölü aslanlarla gezerken bir kısmı da hırsları akıllarının önünde seyrettiği için ya mezarlıkları ya da hapishaneleri doldururlar. Makül olan dengedir. Aristo erdemi denge diye tarif edir, onun tabiri ile mesotes. O halde içindeki aslanı öldürmeyeceksin ama kendi mahfına yol açacak bir kükremeye de izin vermeyeceksin.

EGONUN ÖZÜ -5

“Ben” dediğiniz vakit konuşan siz değil, egonuzdur. Onun içinde düşünceler, duygular ve ben ve benim hikayem diye tanımladığınız bir yığın anı, farkında olmadan oynadığınız ve oynamayı alışkanlık haline getirmiş olduğumuz roller ve milliyet ,din, ırk, sosyal sınıf vardır. Veya politik eğilimler gibi kolektif özdeşleşmeler vardır. Ayrıca, sadece sahip olduklarınız değil, fikirleriniz, dış görüşünüz ve uzun süreli kırgınlıklarınız nedeniyle veya kendinizi başkalarından daha iyi veya daha az iyi, daha başarılı veya başarısız olarak görüğünüz için yaptığınız kişisel özdeşleşmeler de söz konusudur.

Egonun içeriği kişiden kişiye değişir ama her egoda aynı yapı işler. Tüm egolar özdeşleşmeyle ve ayrı olmayla beslenir. Her ego sürekli hayatta kalabilme, kendisini koruma ve güçlendirme mücadelesi içindedir. Ben, düşüncesini desteklemek için, karşıt bir “diğeri” düşüncesine ihtiyaç hisseder. Kavramsal “ben”, kavramsal “öteki” olmadan hayatta kalamaz. Bu ötekiler, ben onları düşman olarak gördüğüm vakit “en fazla öteki”olanlar haline gelir.

Bu bilinçdışı ego-temelli terazinin bir kefesinde, ötekilerde hata bulmak ve onlardan şikayet etmek gibi ego-temelli kompülsif bir alışkanlık vardır. İsa’nın, “Neden biraderinin gözündeki çöpe bakıyorsun da, kendi gözündeki merteği görmezden geliyorsun?” diye sorarken söylemek istediği de budur. Terazinin diğer kefesinde ise, kişiler arasındaki fiziksel şiddet ve ülkeler arasındaki savaşlar vardır. İsa’nın bu sorusu İncil’de yanıtsız kalmıştır ama yanıt tabii ki şöyledir: Çünkü bir başkasını tenkit ettiğim veya onu kınadığım vakit, kendimi daha büyük ve daha üstün hissediyorum.

Şikayet Etmek ve Güceniklik

Egonun kendisini güçlendirmek için en sık başvurduğu yöntemlerden biri de şikayet etmektir. Her şikayetin altında, zihninizin ürettiği ve sizin de tamamen inandığınız bir hikaye yatar. Kendilerini özdeşleştirecekleri fazla bir şeyleri olmayan egolar, sadece şikayet ederek bile hayatta kalabilirler. Böyle bir egonun pençesi altındaysanız, özellikle de başkaları hakkında sizin için bir alışkanlık halini almıştır ve bu, doğal olarak bilinçaltı bir durumdur. Bu da, ne yaptığınızı bilmediğiniz anlamına gelir.

Tepkisellik ve Kindarlık-6

Güceniklik genellikle şikayetle birlikte gelen bir duygudur, ama zaman zaman ona öfke veya sinirlilik gibi daha güçlü bir duygu da eşlik edebilir. Böylece güceniklik enerji açısından daha yüklü bir hale gelir ve şikayet etme durumu tepkiselliğe dönüşür. Bu da egonun kendisini güçlendirmek için kullandığı bir diğer yöntemdir. Bazı insanların uyuşturucu bağımlısı olması gibi, bunlar da mutsuzluğa ve öfkeye bağımlıdırlar. Şuna veya buna öfkelenerek benlik duygularını teyit ederler ve güçlendirirler.

Uzun süren bir kırgınlığa kindarlık denir. Çünkü karekter dediğimiz şey aslında alışkanlıktan başka bir şey değilidir. Kindar olmak demek, daimi surette “karşı” olmak demektir. Kindarlık, işte o yüzden pek çok insanın egosunun önemli bir parçasını oluşturur. Kolektif kindarlık, bir ülkenin veya kabilenin psişesinde asırlar boyu sürebilir ve sürekli olarak bir şiddet döngüsünü körükler.

Kin duyduğunuz kişi veya olay hakkında düşünürken, bu düşüncenin yarattığı olumsuz duygusal enerji nedeniyle şimdiki an’da olan bir olayı doğru algılayamaz veya bir insanı korumak için ne şekilde konuşmanız veya davranmanız gerektiğini kestiremezsiniz. Güçlü bir kin, hayatınızın önemli bir bölümünü kirletmek ve sizi egonuzun pençesi altında kıvranmaya mahkum etmek için yeterlidir. Kindarlığın sahte bir benlik duygusu yaratmaktan ve egoyu bulunduğu yerden tutmaktan başka bir amacı olmadığını gördüğünüz an, bağışlama olayı zaten doğal olarak gerçekleşecektir. Bunu gördüğünüz vakit özgürleşirsiniz.

Geçmişin sizi şimdiki an’da yaşamaktan alıkoyma gücü yoktur. Bunu ancak geçmişe dayalı kindarlığınız başarabilir. Kindarlık dediğimiz şey nedir ki? Eski düşünce ve duygulardan oluşan bir yük değil mi?

Haklı Olmak, Haksız Çıkarmak

Bu bağlamda Egoyu, haklı olma duygusundan daha fazla besleyen hiçbir şey yoktur. Haklı olmak zihinsel bir pozisyonla, yani bir bakış açısıyla, bir fikirle, bir hükümle ve bir hikayeyle özdeşleşmek demektir. Haklı olmanız için, doğal olarak, başka birisinin haksız olmasına ihtiyacınız vardır. O yüzden, egonuz haklı olmak için başkalarını haksız çıkarmaya bayılır.

Ego Kişisel Değildir-7

Kolektif düzeyde, “biz haklıyız ve onlar haksızlar” şeklindeki bir zihin yapısı, dünyanın ülkeler, ırklar, kabileler, dinler veya ideolojiler arasında uzun süreli, yaygın ve aşırı boyuttaki çekişmelerin yaşandığı yerlerinde özellikle daha da kemikleşmiştir. Çatışma içinde olan her iki taraf da, kendi bakış açılarıyla, yani kendi hikayeleriyle, diğer bir deyişle kendi düşünceleriyle özdeşleşmişlerdir. Her iki taraf da, diğerinin bakış açısını görememekte, başka bir hikayenin mevcut ve geçerli olabileceğine inanmamaktadır.

Gezegendeki “normal” insanların aslında birer “deli” olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebiliriz. Bu deliliğin kökeninde yatan şey nedir? Kişinin kendisini tamamen düşünceleri ve duygularıyla, yani egosuyla özdeşleştirmesidir, tabii ki…

Gezegenimizdeki açgözlülük, bencillik, sömürü, zulüm ve şiddet bütün hızıyla devam etmekte ve yayılmaktadır. Siz bunları temelde yatan işlevsel bir bozukluğun veya zihinsel bir rahatsızlığın bireysel ve kolektif tezahürleri olarak görmediğiniz müddetçe, onları kişiselleştirme hatasına düşebilirsiniz.

Bu anlamda, düşmanlarınızdan pek çok şey öğrenebilirsiniz. Onlarda sizin en çok sinirinize dokunan, en dayanamadığınız ve en rahatsız edici bulduğunuz şey nedir? Onların egoistliği mi? Açgözlülüğü mü? Güçlü olma kontrolü ele geçirme istekleri mi? Samimiyetsizlikleri, sahtekarlıkları, şiddet eğilimli olmaları veya herhangi başka bir şey mi? Kısacası, sizin başkalarında içerlediğiniz her şey, aslında sizde de mevcuttur.

Bunları kendi içinizde keşfetmeniz, sadece onları kendi kimliğinizle karıştırdığınız takdirde sizin benlik duygunuz için bir tehdit oluşturabilir.

Egonun Kendini Üstün Görme İhtiyacı-8

İçinizdeki egonun farkına vardığınız anda, ortaya çıkan şey sizin egonun ötesindeki kimliğiniz, yani derindeki “ben”dir.

Sahtenin fark edilmesi, gerçeğin kendini göstermesi demektir.

Birisi “ben”den daha fazlasına sahipse, daha fazlasını biliyorsa ve daha fazlasını yapabiliyorsa, ego kendisini tehdit edilmiş gibi hisseder. Çünkü “daha az” duygusu onun bu hayal ürünü üstünlüğünün yarattığı duyguyu azaltır. O yüzden liderler kendinden iyi olanlardan hazetmezler. O nedenle siyesette hep nitelik vurgusu yapılır ama pratikte nitelik hep dışarda kalır.

Böyle durumlarda kişi kimi zaman stratejisini değiştirir ve diğer kişiyle rekabet içine girmek yerine, diğer insanların gözünde önemli olması kaydıyla, o kişiyle arasında bir bağ kurarak kendisini güçlendirme yolunu seçer.

Ego ve Şöhret-9

Karşılaştığımız insanların çoğu, sizinle olan bağlarını kullanarak kimliklerini, yani kim olduklarının zihinsel imgesini güçlendirmek isterler. Bu insanların kendileri sizinle hiçbir şekilde ilgilenmediklerinin farkında bile değillerdir, onların tek isteği kendi kurgusal kimliklerini güçlendirmektedir. Onlar, sizi kullanarak daha önemli olacaklarına inanırlar. Onların tek isteği şey, sizin bir kişi, yani kavramsal bir kimlik olarak onlarda yarattığınız imge vasıtasıyla kendi eksiklerini tamamlamaktadır.

Şöhretin saçma bir şekilde abartılması, dünyamızdaki ego temelli çılgınlığının pek çok tezahüründen sadece bir tanesidir. Bazı şöhretli kişiler de aynı hataya düşerek, kendilerini başkalarının ve medyanın onlar için de yarattığı kolektif kurgu ile özdeşleştirirler ve kendilerini gerçekten de sıradan ölümlülerden üstün görmeye başlarlar.

Bunun sonucunda, kendilerine ve diğer insanlara giderek daha çok yabancılaşırlar, giderek daha fazla mutsuzlaşırlar ve popülerliklerine daha bağımlı bir hale gelirler. Çevrelerinde sadece onların öz-imajını pohpohlayan insanlar olduğu için, gerçek ve samimi ilişkiler kuramaz hale gelirler. Bu sadece starlar için böyle değil siyasi liderler için de böyledir.

Şöhretli bir kişinin diğer insanlarla sahici ilişkiler içine girebilmesi o yünden çok zordur. Samimi bir ilişkide, egonun imaj yaratma ve kendisini bulma çabasının yeri yoktur. Gerçek ve samimi bir ilişkide, karşınızdaki kişiyle aranızda açık bir iletişimin yanı sıra özenli ve dikkatli bir ilgi alışverişi vardır ve herhangi bir menfaat söz konusu değildir.

Bizim mevcudiyet olarak da tanımladığımız bu özenli dikkat, gerçek bir ilişkinin olmazsa olmazıdır. Ego her zaman bir şeyler ister. Karşı taraftan alabileceği bir şey olmadığına inanırsa, ilgisini tamamen koparır, yani sizi umarsamaz. Dolasıyla, ego-temelli bir ilişkide üç baskın durum vardır. Bunlar istek, ket vurulan istek (öfke, kırgınlık, suçlama, şikayet ) ve umursamazlıktır.

ROLLERE BÜRÜNMEK: EGONUN BİN BİR YÜZÜ -10

Maddi kazanç elde etmek, güçlü olma duygusu yaşamak, diğerlerinden üstün olmak, kendisini özel hissetmek ve fiziksel veya psikolojik anlamda zevk elde etmek gibi istekleri olan ego, bu “ihtiyaçları” nın karşılanması için genellikle bir nevi rol oynar. İnsanlar genellikle oynadıkları rollerin farkında bile değillerdir, çünkü o roller zaten kendileridir… Bazı roller güç algılanır; diğerleri ise o rolü oynayan kişi dışındaki herkes için olanca çıplaklığıyla ortadadır. Bazı roller, sadece başkalarının dikkatini çekmek için tasarlanmıştır.

Ego, başkalarının dikkatini çekmeye bayılır; sonuçta, dikkat de bir tür psişik enerjidir. Ego, sizin içinizdeki tüm enerjinin kaynağının ne olduğunu bilmez, o yüzden onu dışarıda arar, ama bu dikkat zaten egonun varlığını onaylatmak için aradığı ve bizim Mevcudiyet olarak tanımladığımız biçimi olmayan dikkat değil, doğrulanmayı, methedilmeyi, hayranlık duyulmayı veya herhangi bir şekilde fark edilir olmayı arayan biçimsel bir dikkattir.

Başkalarının dikkatini çekmekten korkan utangaç bir kişi de egosundan özgür değildir, ama onun egosu başkalarının dikkatini çekmeyi hem ister, hem de bundan korkar. Korkunun nedeni, bu dikkattin ayıplayıcı veya eleştirel olması, yani benlik duygusunu güçlendirecek yerde azaltacak bir şekle bürünmesidir. Nitekim utangaç kişinin dikkat çekme korkusu, onun dikkat çekme ihtiyacına baskın çıkar. Utangaçlık, genellikle ağırlıklı olarak olumsuz, yani yeterli olmadığına inanan bir benlik kavramına eşlik eder.

Kendimi şöyle veya böyle görüyorum tarzındaki kavramsal benlik duygusu, egonun ta kendisidir. Bu duygu olumlu (ben en iyisiyim) veya olumsuz (işe yaramaz biriyim) olabilir. Her olumlu kavramsal benlik duygusunun arkasında yeterince iyi olamama korkusu vardır. Her olumsuz kavramsal benlik duygusunun arkasında da en iyi veya diğerlerinden daha iyi olma arzusu yatar. Kendisine güvenen egonun sürekli olarak üstün olma ihtiyacı içinde olmasının altında da, bilinçaltında yatan bir aşağılık kompleksi ve korkusu vardır.

Buna karşın, kendisini yetersiz ve aşağı gören utangaç egonun içinde gizli bir üstünlük arzusu bulunur. Pek çok kişi, durumlara veya temas içine girdikleri insanlara bağlı olarak, aşağılık ve üstünlük duyguları arasında gelip giderler. Sizin kendinizle ilgili olarak bilmeniz ve gözlemlemeniz gereken tek bir şey vardır: Ne vakit kendinizi başkalarına göre daha aşağıda veya daha üstün görürseniz, bilin ki egonuz devreye girmiştir.

Kötü Adam, Kurban, Aşık-11

Peşinde oldukları övgü veya hayranlığı bulamayan bazı egolar, başka şekillerde ilgi çekmeye yönelirler ve bunu sağlayabilecekleri roller oynarlar. Eğer olumlu anlamda ilgi çekemezlerse, onun yerine olumsuz bir ilgi bir ilgi arayışı içine girerler, yani başkalarında olumsuz bir tepki uyandırmaya çalışırlar. Bazı çocuklar bunu sıklıkla yaparlar ve ilgi çekmek için haylazlık ederler. Ego, aktif bir acı-yumağıyla, yani geçmişten kaynaklanan ve daha fazla acı yaşayarak kendisini yenilemek isteyen duygusal bir acıyla abartıldığında, bu olumsuz roller daha da belirgin bir hal alır. Bazı egolar ün kazanmak için suç işlerler. Kötü bir şöhret yaratarak ve başkalarının onları kınamasını sağlayarak ilgi çekmek isterler. “Lütfen bana var olduğumu ve önemsiz olmadığımı söyleyin”, der gibidirler. Bu tür patolojik egolar, normal egoların aşırı versiyonlarıdır.

Pek çok sözde romantik ilişkinin ilk aşamalarında insanların çoğu, egolarının “beni mutlu edecek, bana özel olduğumu hissettirecek ve benim tüm ihtiyaçlarımı karşılayacak” birisi olduğunu düşündüğü kişiyi cezbetmek ve onu elinde tutmak için rol yapar. “Ben, senin olmamı istediğin kişiyi oynayacağım ve sen de benim olmanı istediğim kişiyi oynayacaksın, “ der. Bilinçaltında yapılan ve söze ve dökülmeyen anlaşma işte budur. Yine de, rol yapmak güç bir iştir ve insanlar özellikle de birlikte yaşamaya başladıklarında sonsuza kadar rol yapamazlar. Peki, bu rollerden sıyrıldığınızda neler görürsünüz? Ne yazık ki, çoğu kez henüz varlığın özünü görmeniz mümkün değildir. Görebileceğiniz şey, sadece gerçek özün üstündeki örtüdür.

“Aşık olmak” diye tanımladığımız şey, çoğunlukla ego temelli isteklerin ve ihtiyaçların yoğun bir hale gelmesinden öte bir şey değildir. Başka birine daha doğrusu onun sizdeki imajına bağımlı bir hale gelirisiniz. Bunun isteklerden tamamen arınmış olan gerçek sevgiyle bir ilgisi yoktur. “Seni seviyorum” hem de “seni istiyorum” demektir.

Mutluymuş Gibi Davranmak ve Gerçekten Mutlu Olmak-12

İçinizde mutsuzluk varsa, her şeyden önce onun varlığını kabul etmeniz gerekir. Ama “ben mutsuzum” diyerek değil…

Mutsuzluğun sizin kim olduğunuzla bir ilgisi yoktur. “İçimde bir mutsuzluk var” deyin. Mutsuzluğun temel nedeni sizin belirli bir durum hakkındaki düşüncelerinizdir, yoksa durumun kendisi değil.

Duygularınızı büyük ölçüde düşüncelerinizin yarattığını aklınızdan çıkarmayın. Düşüncelerinizle duygularınız arasındaki bağlantıyı görün. Mutluluk arayışı içine girmeyin. Onu ararsanız, bulamazsınız çünkü arayış mutluluğun antitezidir.

Mutluluk hep kaçar, ama içinde bulunduğunuz durumu kabul edip, hikayeler üretmekten vazgeçerseniz, mutsuzluktan kurtulmayı şu anda bile başarabilirsiniz. Unutmayın ki, sizde doğal olarak mevcut olan esenliğin ve içsel huzurun, yani gerçek mutluluğun kaynağının üstünü örten şey, Mutsuzluktur.

Patolojik Ego-13

Geniş anlamda bakacak olursak, hangi biçimde olursa olsun egonun kendisi patolojiktir. Patolojik sözcüğünün eski Yunancadaki kökenine baktığımızda, bu sözcüğün egoyu tanımlamak için kullanılmasının ne kadar yerinde olduğunu görürüz. Normal olarak bir hastalık durumunu anlatmak için kullanılan bu sözcüğün kökü, acı çekme anlamına gelen pathostur. Bu da, tabii ki Buda’nın 2,600 yıl önce insan durumunun özelliği olarak keşfettiği şeyin ta kendisidir.

Ego, bir durum ile onunla ilgili olarak yapılan yorum ve ona verilen tepki arasında bir ayırım yapamaz. Tepki gösterdiğiniz soğuğun, rüzgarın, yağmurun veya herhangi başka bir şeyin aslında hiç de kötü olmadığını fark etmeden “Ne kadar kötü bir gün,” diyebilirsiniz. Halbuki onlar oldukları gibidir. Kötü olan sizin tepkiniz, onlara karşı verdiğiniz içsel mücadele ve o direnmenin yarattığı duygudur. Shakespeare, “İyi veya kötü olan bir şey yoktur, öyle düşünmek onları öyle yapar,” demiştir. Bunun da ötesinde, acı çekmek veya olumsuz duygular içinde olmak ego tarafından bir zevk gibi algılanır, çünkü bir noktaya kadar onlarla beslenir ve güçlenir.

Ego akıllı olabilir, ama zeki değildir. Akıllılığın kendi küçük hedefleri vardır. Zekilik ise tüm şeylerin birbiriyle bağlantılı olduğu ve bir bütün oluşturduğu büyük tabloyu görür. Akıllılık menfaatlerle motive olur ve son derece dar görüşlüdür, uzağı göremez. Politikacıların ve işadamlarının çoğu akıllıdır, aralarında zeki olanlar pek azdır. Akıllılık yolunda elde edilen şeyler kısa ömürlü olur ve eninde sonunda kendi sonlarını getirirler. Akıllılık böler; zekilik ise birleştirir.

Mutluluğun Sırrı-14

Şu anda nasıl huzur içinde olunur? Bunun yanıtı şudur: Şimdi’yle barış yaparak… Şimdiki an, hayat denen oyunun oynandığı alandır. Başka bir yerde ve zamanda olamaz. Şimdi’yle barış yaptığınız vakit, neler olabileceğine, neler yapabileceğinize veya yapmayı tercih edebileceğinize, daha doğrusu hayatın sizin vasıtanızla neler yapabileceğine bir bakın.

Yaşama sanatının, yani tüm başarıların ve mutluluğun sırlarını açıklayan iki sözcük vardır: Hayatla bütünleşmek, Şimdi’ yle bütünleşmektir. Hayatla bütünleştiğiniz vakit hayatınızı yaşamadığınızı, tam tersine hayatın sizin sayenizde var olduğunu fark edersiniz. Yani hayat bir dansçıdır, siz ise dansın kendisi…

Geçmiş geçmiştir, geri getiremezsiniz. Gelecek de daha gelmemiş olduğundan ona da şu anda hükmünüz geçmez. Geçmişin üzüntüleri ve gelecepğin kaygılarının mengenesinde kendini sıkıştıran mutsuzluktan kurtulmaz. O nedenle duygu şimdiyi isterken akıl geleceği tasarlar. Tabi bu gelecekteki şimdiyi mutlu yaşayacak yolları şimdiden döşemenize engel değildir. Yoksa başarısısz olursunuz.

Denediği her şey başarısız olduğunda ise, ego bağırıp çağırmaya başlar veya fiziksel şiddete başvurur.

Egolu ve Egosuz İşler-15

Çoğu insanın egolarından bağımsız anlar yaşadıkları olur. Yaptıkları işlerde olağanüstü başarılı olan kişiler, işlerini yaparken egolarından kısmen veya tamamen kurtulmuşlardır. Kendileri bunu bilmiyorlardır ama yaptıkları iş, spiritüel bir boyut kazanıştır. Bu kişilerin çoğu işlerini yaparken şimdiki an’dadırlar ama özel hayatlarına geçtiklerinde göreceli bir bilinçsizliğe geri dönerler. Bu, onların Mevcudiyet durumlarının şimdilik hayatlarının tek bir alanıyla sınırlanmış olması anlamına gelir.

İşlerinin herhangi bir menfaat gözetmeksizin, şimdiki an’ ın gerektirdiği gibi hayran kalınacak şekilde yapan öğretmenler, sanatçılar, hemşireler, doktorlar, bilim adamları, sosyal görevliler, garsonlar, kuaförler, işadamları, pazarlamacılarla tanıştım. Bunların hepsi de yaptıkları işlerle, şimdi’yle, hizmet ettikleri kişilerle ve üstlendikleri görevlerle bütünleşmiş insanlardı. Bu tür insanların diğer insanların üzerindeki etkisi, yaptıkları işin çok ötesine geçer ve onlarla ilişki içine giren herkesin egosunda bir küçülmeye neden olur. Onlarla etkileşim halinde olan büyük egolu insanlar bile gevşerler, süngülerini indirir ve rol yapmaktan vazgeçerler. Egosuz iş yapan kişilerin, yaptıkları işlerde olağanüstü başarılı olması o nedenle hiç şaşırtıcı değildir çünkü yaptığı işle bütünleşen kişi, yeni bir dünya yaratıyor demektir.

Başkalarından yardım ve bilgi esirgeyen veya “ben”den daha başarılı olmasınlar veya “ben”den daha fazla beğeni kazanmasınlar diye başkalarının kuyusunu kazan kişiler, farkında olmadan kendi işlerini sabote ederler. Bu insanların egosu için “işbirliği” sözcüğü, ikincil bir çıkar söz konusu olmadığı müddetçe yabancıdır.

Ego, başkalarına ne ölçüde hak tanırsanız, işlerinizin de o ölçüde yolunda gideceğini ve her şeyi daha rahatlıkla elde edeceğinizi bilmez. Başkalarına az yardım ederseniz veya hiç yardım etmezseniz veya onların yollarına engel koyarsanız, kendinizi bütünden koparmış ve uzaklaştırmış olursunuz. Bunun bir sonucu olarak, evren de (karşılaştığınız insanlar veya içinde bulunduğunuz koşullar bağlamında) size daha az yardım eder veya hiç etmez.

Egonun özünde yatan “yeterli değilim” duygusu, başka birisinin başarısına gösterdiğiniz tepkinin aslında sizin başarılı olma şansınızı engellediğini göremez. Halbuki başarıyı yakalamak için onu her gördüğünüz yerde kucaklamanız ve sıcak karşılamanız gerekir.

Kolektif (Ortak) Ego-16

Kolektif ego da aslında bir çatışma çıkarma, düşman edinme, daha fazlasını isteme, başkalarına karşı kendisini haklı çıkarma ihtiyacı içindedir. Bu açıdan kişisel egoyla hemen hemen aynı özellikle gösterir. Kolektif ego, eninde sonunda diğer kolektif egolarla çatışma içine girecektir, çünkü o farkında olmadan bir çatışma arayışı içindedir ve sınırlarını belirlemek ve böylece kimliğini tanımlamak için bir muhalefete ihtiyacı vardır.

Kolektif egolu insanlar, ego temelli bir eylemin ardından kaçınılmaz olarak gelen acıyı yaşayacaklardır ama bu kişilerin arasından o anda uyanıp , kolektif egolarının güçlü bir delilik unsuru içerdiğini fark edebilenler de çıkabilmektedir.

Kolektif ego genellikle, o egoyu oluşturan kişilerden daha bilinçsizdir. Örneğin, (geçici olarak kolektif egoları olan) kalabalıklar, kalabalığın parçası olmayan bir kişinin yapamayacağı zulmü ve vahşeti, yapabilmektedir. Ülkelerin de, bireysel boyutta ancak psikopatlık olarak algılanabilecek davranışlarda bulunmasına da sıklıkla rastlanmaktadır.

Ego’nun Patolojik Biçimleri

Kabilelerin, ülkelerin ve dini kurumların kolektif egoları da genellikle güçlü bir paranoya unsuru, yani “Kötülere karşı biz” anlayışı barındırır. Aslında insanların çektiği acıların büyük bir bölümünün nedeni budur.

İspanyol Engizisyonu’nda kafirlerin ve “cadılar” ın işkenceye maruz bırakılması ve yakılması, ülkeler arasındaki ilişkilerin Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına yol açması, tarih boyunca “Soğuk Savaş”ın, 1950’lerde de Amerika’da bir McCarthy zihniyetinin hüküm sürmesi ve Orta Doğu’daki bitmez tükenmez şiddet…

Bunların hepsi, aşırı boyutlara ulaşmış kolektif paranoyanın ürünleri olarak dünya tarihine damgasını vurmuş olan olaylardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.