İnsan Olmak!

İnsan, hayvanla insan arasında gerilmiş bir iptir der Nietzsche. İnsani fonksiyonlarını yerine getirdiğinde insan tarafına yaklaşır, insanlaşır; yerine getirmediği takdirde hayvana yaklaşır. Üstelik bu durumda hayvanın önünde değil arkasına yer alır. Nasıl mı? Bakın anlatayım: Aslında insan potansiyel olarak hayvan ve insanın toplamıdır. Yani insan aynı zamanda (düşünen) bir hayvandır. Üstelik hayvan kısmı fiziki olarak daha fazladır.

İnsan bir hayvandır, biyolojik olarak sahip olduğu her şey ayniyle üstelik daha güçlü ve daha keskin bir şekilde hayvanda da mevcuttur. Örneğin; Göz insanda var, hayvanda da var. Üstelik bazı hayvanların gözleri (örneğin bir kurdun gözleri) daha keskindir, bazılarının (örneğin eşeğin gözleri) daha iri belki daha güzeldir.

Hayvan gece karanlıkta görür, insan göremez, el yordamıyla ilerler, zavallılaşır, bir çukura ha düştü ha düşecek gibi ilerler. Oysa kimi hayvanlar gecenin yegâne hâkimidir. Gündüz de öyle.. İnsanın görme mesafesi sınırlıdır. Bazıları uzağı, bazıları yakını göremez. Gözlüklerin, lenslerin yardımıyla yol alırlar, okurlar, yazarlar. Ama hayvanlar öyle mi? İnsanın dürbünle görebileceği bir mesafeyi gözlerini kısarak görebilir; yolunu, avını, meşrebini ona göre seçer, ayarlar, ona göre hareket eder.

‘Gücü’ ele alalım. Bir insan, hem de en babayiğidi en fazla 100 kilo kaldırabilir. Ama bir öküz bir tonu, bir fil birkaç tonu rahatlıkla taşıyabilir. Nitekim Timur gibi, İskender gibi savaşçı komutan imparatorlar, filler sayesinde insanları dize getirip dünyaya hâkim oldular. Cengizhan atlarla dünyayı fethetti.


‘Dayanıklılık’ kavramına bakalım. Bir köpek kışın ortasında dışarıda doğal giysileriyle kalabiliyor ve yaşamını sürdürebiliyor. Peki, insan öyle mi? Biraz soğuk karşısında hemen hapşırır, hastalanır, yataklara düşer, hatta bazen ölümüne sebep olur bu onu, felaketi olur. İnsanoğlu sıcakta ise bir başka dayanıksızdır. Terler, hastalanır, sıtmaya, envai çeşit hastalığa yakalanır. Karşılaştırmaları ve örnekleri her boyutta çeşitlendirerek çoğaltabiliriz. Hâsılı insanı hayvanla, hayvanın her türü ile bazı temel organları ve o organların fonksiyonları bakımından karşılaştırdığımızda sınıfta kalır. İnsanın hayvan karşısında ne kadar zavallı ne kadar aciz bir varlık olduğu bu fiziki karşılaştırmalarda hemen ortaya çıkar.


‘Uçmayı’, ‘Koşmayı’, ‘Yürümeyi’ ele alalım sözgelimi: 


Hangi insan bir kartal gibi uçabilir? Bırakın bir kartalı, bir küçük serçe gibi göklerde (asırlardır yenemediği en önemli tutkusu olmasına rağmen) süzülebilir. Söyleyebilir misiniz bana; bu babda en bilineni Hezarfen Ahmet Çelebi değil miydi? O da kuşlardan çaldığı o devasa taklit kanatlarla Galata Kulesinin tepesinden atlayıp ancak dibine düşebildi. Ve biz, üstünden yüzyıllar geçmesine rağmen hala bunu övüne övüne, ballandıra ballandıra kendi türümüzün muazzam başarısı olarak anlatır dururuz. Oysa kuşlar, kuş sürüleri, çift başlı kartallar, şahinler, turnalar vs. vs. bırakın iki kasaba arasını, bir ülkeden bir ülkeye, bir kıtadan öbürüne, bir iklimden bir iklime uçup dururlar.

Ya ‘hız’, ya ‘koşmak’? Kim bir Leopara yetişebilir? Hangi insanoğlu bir ceylan kadar hızlıdır? En hızlı atletler bile kangurunun sıçrayışının gölgesini geçebilir mi?


Ya ‘yüzmek’? İnsan nefesini en fazla ne kadar tutabilir suyun altında? İki dakika, üç dakika, hadi bilemedin en antrenmanlılarımız beş dakika tutabilsin o da koca dünyada milyarlarca insan içinde bir elin parmaklarını geçmez. Oysa küçücük sazan balığı ömrünü denizde geçirir. Köpek balıklarının, yunusların, balinaların ihtişamından hiç söz etmiyorum bile. 


Ya ‘yemek’? İnsanoğlunun cinsellikten sonra dünyayı etrafında döndürdüğü ikinci güdü bu değil midir? Bir insana bir de hayvana bakalım. Hayvanın sindirim sistemi doğal beslenmeye göre oluşmuş, ona göre çalışıyor. Hayvan doğada doğal haliyle bulduğu besinleri hiçbir işleme tabi tutmadan yer. Bir işlem yapılacaksa midede gerçekleştirir. Oysa insan öyle mi? Besinlerini keser, biçer, süsler, pişirir, ısıtır, soğutur, renklendirir; yani dışarıda yaptığı işlemlerle maddeye yön verir, mideye uygun hale getirir, öyle yer. 


Denebilir ki ilk insanlar da doğal besinlerle besleniyordu. Doğru, bizim de dememiz odur. O zamanki insanla hayvan arasında derce farkı daha azdı, yaşamak ve beslenmek açısından zaten bir fark da yoktu. İnsan bir çeşit hayvandı. Ne zaman ki başka fonksiyonlar; örneğin toplamak, biriktirmek, saklamak, alet yapmak, üstün gelmeye çalışmak vs. devreye girdi işte o zaman insan hem hayvandan ayrılmış hem de giderek “İlk zamanki insanlıktan çıkmıştır.” 
Hayvanın muhteşem doğası ve doğal uyumu karşısında insan doğumdan ölüme kadar zavallıdır. Üzülür, ürker, büzülür, annesinin, hamisinin kollarına sığınır, muhtaç ve mahçur durumu yıllarca sürer gider. Bakın hayvanlar âlemine. Herhangi bir hayvanı aklınıza getirin ve hayvanın doğumunu, doğum sonrasını düşünerek bir an gözlerinizin önünde canlandırın. Hayvanın yavrusu doğumdan hemen sonra ya da bir süre sonra, kendi ayakları üzerinde durur, annesi daha diliyle üstündeki perdeyi yalarken o doğayla, çevresiyle uyum sağlamaya başlar. Balıksa denizlere, kuşsa göklere, kara hayvanıysa ağaçlara, ormanlara, yer altındaysa yuvalara, açtığı tünellere dalar gider. Yani, hayvanlar hamilelik safhası sonunda doğum yaptıklarında yavruları onlara muhtaç olmadan, bağlı ve bağımlı yaşamadan, kendi başlarının çaresine bakabiliyorlar. Civciv yumurtadan, kelebek kozadan çıktıktan hemen sonra yürümeye başlar, koşar, uçar gider. At tayını doğurduğunda, inek buzağısını yaladığında yavruları artık kendilerinden bağımsız yaşayabilecek donanımda ve durumdadır.

Peki, ya insan, insan öyle midir? Dokuz aylık hamilelikten sonra doğum olur. Sonra neredeyse dokuz senelik daha derinden anneye bağımlılık, bağımlı bir yaşam sürer yavru için. Anne bebeğe sahip çıkmasa, büyütmese, beslemese, altını değiştirmese hem de üç beş gün değil, üç beş ay değil yıllarca bu işlemi yapmazsa o insan yavrusu büyüyüp insan topluluğuna karışabilir mi? Bu mümkün müdür? Elbette ki cevap olumsuzdur.

Bizce Gehlen’in dediği gibi insan fatal bir varlıktır . Yani daha embriyo halindeyken doğar. Anne karnında gelişim evrelerini tamamlamadan erken doğumla dünyaya gelir. Annenin karnında geçireceği ve o arada gelişimini tamamlayacağı yılları içerde değil, dışarı çıktıktan sonra tamamlamaya çalışır. Anne, çocuğu doğurduktan sonra da ona bakar, geliştirir; yemesini, içmesini, yürümesini, konuşmasını adım adım öğreterek safhaları tamamlamaya çalışır, büyük bir sabır, metanet ve dayanıklılıkla yapar bütün bunları. Oysa hayvan daha anne karnından çıktıktan sonra ayağa kalkar, yürür, oynar, zıplar, doğayla uyumlaşmaya, bütünleşmeye başlar. Çok nadirdir, anne bakımına muhtaç hayvan yavrusu sayısı; bunun da süresi bir iki günü, nadiren bazıları bir iki ayı geçmez.

Demek ki insan doğumda da garip bir durumla karşı karşıyadır. Kim bilir belki de hayvanın duyu organlarının ve algılamalarının bu kadar gelişkin ve güçlü olması bundandır. 
Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz. Dememiz o ki çıplak insan, çıplak hayvan karşısında fizyolojik açıdan acizdir ve yetersizdir. Onunla hiçbir alanda yarışamaz. İnsan her doğada yaşayamaz. Gittiği yerde doğayı kendi yaşam koşullarına göre değiştirip dönüştürür. Oysa hayvan uyumlu olduğu doğada yaşar, doğaya uyar, onunla uyum içinde yaşar gider. Ayrıca İnsanın hayvanlar gibi ne koku alma duyusu, ne görme duyusu, ne iç tepisi, ne de sezgisi gelişmiştir. Ne onun kadar hırçın ne onun kadar ürkek, ne onun kadar cesurdur. Hayvanla yırtıcılıkta, cesarette, dayanıklılıkta yarışamaz. Onun gibi koşamaz, onun gibi uçamaz, onun gibi yüzemez, onun gibi dayanamaz vs. Hele hele kuşlar gibi uçup, balıklar gibi asla yüzemez. Bir solucan gibi yerin altında ise hiç gidemez. Yani insan, salt hayvani yanları ile hayvanlarla karşılaştırılamayacak derecede zavallı, mahcur bir varlıktır. İnsanın ejderhanın yanında esamesi okunmaz ama solucanın bile kendi alanındaki uzmanlığına da ulaşamaz. (Devam edecek)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close