‘İçişleri Bakanına üzülüyorum!’

HABER MERKEZİ

T24 yazarı Tayfun Atay, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ‘Lanet dizi’ olarak değerlendirdiği Çukur dizisini ve yaşanan tartışmaları konu eden bir yazı kaleme aldı.

Atay’ın yazısının tamamı şöyle:

“Hayatta olmayanı kurgudan beklemek ayıptır

Çukur’da abartılı ve fantastik kurgulanan her şey, hayatın içinde rutin bir fanatiklikle mevcut aslında. Çukur kimseyi zehirlemiyor. Çukur, zehirli bir hayatın içinden çıkıyor

Çukur‘la ilgili olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun dehşet verici rahatlıkla telaffuz ettiği “lânet dizi” ifadesi hemen sonuç verdi. Bir avukat çıktı ve dizinin 29 Ekim’de yayınlanan son bölümündeki bir sahnede avukat rolündeki kişiye yönelik şiddet, baskı, tehdit sergilenerek avukatların itibarsızlaştırıldığı iddiasıyla kamu davası açılması talebinde bulundu.

Avukatımızın içi rahat olsun, önümüzdeki haftalarda dizi, kurgusal bir kıvraklıkla bunu telafi eder! Çünkü geçmişte oldu; bir sahneden dolayı doktorların gösterdiği benzer tepki nedeniyle müteakip bölümde biz dizinin baş kahramanlarından “İdris Baba”yı (Ercan Kesal) önceki hafta öfkeyle yüklendiği doktor karşısında nedamet getirip onun gönlünü alırken izledik!..

Bizim memlekette roman, sinema ya da dizi olsun, eğer kurmaca üretimi içinde yer alıyorsanız bunlar en görünür kazalardandır. Hatırlayalım, Avlu dizisinin daha fragmanında, yani içerikte nasıl yansıtılacağı bile henüz bilinmezken gardiyanlar ortalığı ayağa kaldırmışlardı; “Mesleğimizi kötü gösteriyorlar, bize hakaret ediyorlar” diye… Halbuki dizi başladığında öyle olmadığı; aslında hayatın içinde her alanda olduğu gibi gardiyanlık mevzu bahis olduğunda da iyiyle kötünün gelgitinde bir insanlık halinin karşımızda olduğu anlaşıldı. Kurgusal akışta, mesleği kötüye kullanan istismarcı hapishane görevlileri de vardı, işini yüz akıyla yapan iyilik timsali olanlar da.

Bu arada geçerken şu notu da düşelim: Dünyada böyle tepkilere kulak verilseydi eğer, insanlık tarihinin sayısız edebi ve sanatsal şaheserinin ortaya çıkması mümkün olamazdı. Sinemadan aklıma ilk gelenleri sıralayacak olursam ne Baba trilojisi ne Guguk Kuşu ne de Kuzuların Sessizliği yapılabilirdi.

Düşünün mesela Kuzuların Sessizliği‘nde Anthony Hopkins’in canlandırdığı ve ona sadece 16 dakika beyaz perdede görünmesine karşılık en iyi erkek oyuncu Oscar’ı kazandıran yamyam-seri katil, psikiyatr doktor “Hannibal Lecter” karakterini!.. Film, ABD Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik açıdan önemli filmler” arasına alındı.

Peki, psikiyatrların isyan ettiğini duydunuz mu?..

Kuzuların Sessizliği

İçişleri Bakanı’na üzülüyorum!

Yukarıda zikredilen kurgusal ürünlerde karşımıza çıkan doktorlar, başhemşireler, avukatlar, gardiyanlar; hepsi gerçek hayattan kurgusal ilhamlarla var edilmiş karakterler. Ama söz konusu meslek erbaplarının genel-tümel gerçekliğini temsil etme gibi bir iddiaları yok. Ne de kimse böyle bir temsiliyet hususunda kendini çocuksu-ergen vehimlere kaptırmalı. 

İsteniyor ki kurgularda karşımıza eli-yüzü düzgün, melek gibi pirüpak karakterler çıkarılsın, ama olmuyor, olmaz; eşyanın doğasına ters.

Bir kurgusal eseri izlenir kılan en önemli özellik, onun hayatın dinamiğine; yani hayatın içindeki sorunlara, çatışmalara, yanlışlıklara, berbatlıklara, çirkinliklere dokunmasıyla mümkün.

Tabii isterseniz eli-yüzü düzgün, steril, “idealize” kurgular üretebilirsiniz bu beğenmediğiniz kurgularla “taklaşma” yolunda; ama sonuç sizi daha büyük bir dehşete düşürebilir.

Mesela ne diyor İçişleri Bakanı Çukur ve Sıfır Bir Adana dizilerine yönelik lânetleme seansında, detaylıca bakalım:

“Lânet bir dizi var ‘Çukur’ diye. Onun kadar olamıyorsak yazıklar olsun. Bir de ‘Adana Sıfır Bir’ diye dizi var. İkisinin etki alanı kadar etki alanı oluşturamıyorsak yandık. Bu iki dizi çocuklarımızı zehirliyor. İnsanımızı kendi kültüründen uzaklaştırıyor. Bizim çocuklara öğretmemiz gereken bambaşka bir şeyken çocuklarımızı birileri zehirliyor. Buna maalesef bakıyoruz. Çocuklarımızın ve gençlerimizin yönünü hayra, doğru işlere döndürmeliyiz. Beş vakit namazda okunan gibi sırat-ı müstakime döndürmeliyiz.”

Şimdi ben bunları okuduğumda veya dinlediğimde Türkiye İçişleri Bakanı’nın popüler kültür mecrasına da; kavramsal, süreçsel yani “bilimsel” anlamda kültür konusuna da; nihayet sosyal-kültürel değişme sorunsalına da nasıl alabildiğine uzak olduğunu fark ediyor ve çok üzülüyorum.

Çukur’u seyredenler, iktidarınızı besliyor

Bir: “Lânet dizi” Çukur kadar olamıyorsunuz diye yazıklanmayın! 

Parçası olduğunuz siyasi iktidarı oylarıyla besleyen kitlelerin bile Çukur dizisindeki karakterlere, “Vartolu Sadettin”e “Yamaç Koçovalı”ya, “Aliço”ya, “Cumali”ye, “Medet”e neden bu kadar meftun ve vurgun olduğunu, onlarda ne bulduğunu anlamaya çalışın. Anlamak için okumaya, öğrenmeye bakın!..

İsterseniz bunun yerine, yukarıda dediğimiz gibi, çocuklarınızın-gençlerinizin yönünü hayra, doğru işlere, “sırat-ı müstakim”e döndürme “ideali” ile Çukur‘un etki alanı kadar etki alanı oluşturma hevesiyle ısmarlama kurgular üretebilirsiniz. Bunları devletinizin televizyon kanallarında parlak ve pahalı kampanyalar eşliğinde seyre de sunabilirsiniz.

Hiç şüphesiz Çukur‘u da Sıfır Bir Adana‘yı da sular-seller gibi izleyen o muazzam kitleler bu yaptığınızı ayakta alkışlar. “Yaşa, var ol, nur ol, berhudar ol” diye tezahüratta bulunurlar.

Ama inanın, oturup izlemezler.

Okuyun, öğrenin “popüler kültür” üzerine!..

(Öneri: John Fiske, Popüler Kültürü Anlamak, Çev. Süleyman İrvan, Bilim Sanat Yayınları, 1999.)


Sıfır Bir Adana

Kültür, bildiğini okur

İki: Bu diziler insanınızı kendi kültüründen uzaklaştırıyor, çocuklarınızı zehirliyor ve siz onlar kadar etki alanı oluşturamıyorsunuz diye yanmayın! 

“Kültür”ün nasıl bir işleyişe sahip olduğunu, daha doğrusu ne olup ne olmadığını, ama en önemlisi onun öyle tepeden (politik) müdahalelerle hamur gibi yoğrulamayacak kadar kendine has bir akışı olduğunu öğrenin.

Kültür, sosyal kalıtımla güncel katılımın haşr olmasından çıkar. Tarihsel olduğu kadar değişkendir de…

Ha, siz etki etmez misiniz siyaseten, evet edersiniz; ama yine sonuç, sizin istediğiniz gibi olmaz.

Kültür, bildiğini okur.

Ayrıca, insanınızın o uzaklaştığını vehmettiğiniz “kendi kültürü”, hangi kültür acaba?..

Bu coğrafyaya içsel alt-kültürler olduğu gibi, bu coğrafyaya dışsal, ama onu hem etkileyen hem de ondan etkilenen bir kültürel-örüntü çokluğu var ortada.

İnsanınızın uzaklaştığı zehabına kapıldığınız kültür, belki sizin zihninizde-hayalinizde var ama “şe’niyette” (gerçekte) yok.

Varsa, çok-kültürlülük var.

Okuyun, öğrenin kültür üzerine de…

(Öneri: Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, 1972; elbette sonrasında bugüne kadar sayısız yani baskı.)

Dünya değişiyor, siz arkanıza bakıyorsunuz!

Üç: Çocuklarınızın, gençlerinizin yönünü hayra, beş vakit namaza, “sırat-ı müstakim”e çevirmeye çalışırken ne diye dizilere yükleniyorsunuz? 

Ramazan’da yüz binlerce lira ücretle program yapan “ulema” karşısında seyre durmuş; ezan okunurken, Kur’an tilavet edilirken selfie yapan, cep telefonu elinde poz verip ekrana el sallayan “dini-bütün” gençlerinize neden bakmıyorsunuz?

Onları da mı ÇukurSıfır Bir Adana zehirliyor?..

Hayır, tabii ki.

Olgusal çerçevede dünya değişiyor, hayat değişiyor, kültür/ler değişiyor. Ve siz, elbette “sorunlu” bu değişimin ruhunu okuyamıyor, nabzını tutamıyor, ritmini yakalayamıyorsunuz.

Sorunu anlamak yerine onu daha da katmerli hale getirecek lâflar ediyor, çağrılarda bulunuyor; önünüzdeki sorunu arkanıza bakarak çözmeye kalkışmak gibi feci bir gidişatın önünü açacak işler yapıyorsunuz.

Okuyun, öğrenin “kültür değişmesi” üzerine de…

(Öneri: Bozkurt Güvenç, Sosyal ve Kültürel Değişme, Hacettepe Üniversitesi Yayını, 1971; elbette sonrasında bugüne kadar bir dolu yeni baskı… Ayrıca, eğer bu ve önceki eserler fazla liberal ya da “sol” geldiyse; Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, 1000 Temel Eser, 1969.)

Soylu’nun lâneti, diziye nimet!

Yukarıda yazılanlardan Çukur dizisini savunma babında, onu sorgusuz-sualsiz benimsemek ya da eleştiriden azade saymak gibi bir motivasyon içinde olduğumuz düşünülmesin! Böyle bir şey yok. 

Ve bu haftaki “T24 Haftalık” içinde yer alan, sevgili dostumuz-kardeşimiz Doç. Dr. Göksel Aymaz’ın yazısı da Çukur üzerine sosyal bilimci yaklaşımıyla nasıl bir eleştirel çözümlemede bulunabileceğinin kıymetli bir örneği olarak ilginizi bekliyor.

Okuyun Aymaz’ın yazısını da ve Çukur‘a aslında nasıl bakmanız gerektiğini öğrenin!.. 

Benim kaleme aldığım bu yazı Çukur‘un eleştiri ve çözümlemesini hedeflemediği için ben buna burada uzun uzadıya girmeyeceğim.

Ama diziyi izledim, izliyorum ve ona ilişkin geçmişte yazılar kaleme aldım.

Kanımca Çukur, dikkate değer ve üzerine konuşulmayı hak eder bir yapım olarak başladı 2017’de, ama birinci sezonun sonlarına doğru aslında bize söyleyebileceği her şeyi de söyleyerek ömrünü tamamladı.

Gel gelelim “dizi” dediğimiz iş bir sektör, bir endüstri… Ve Çukur, sağladığı kitlesel çekim doğrultusunda elbette hâlâ yoluna endüstriyel-ticari beklentilerle devam ediyor. Bu beklenti sayısal sonuçlara (reyting) bağlı olarak azaldığı noktada zaten bitmiş olan Çukur‘un uzun ölümü de nihayet bulmuş olacak.

Fakat, heyhat, şimdi Çukur‘a bir hayat aşısı da yapılmadı mı, yapıldı!..

Kim tarafından?.. İçişleri Bakanı Soylu tarafından.

Soylu’nun lânetlemesi, diziye nimet olacaktır.

Elbette o, diziye negatif yaklaşım ve değerlendirmesi bağlamında kaş yapayım derken göz çıkardığının ve Çukur‘u “karşı istikamet”ten böylesine özneleştirerek ona yeni ve taze bir ilgi momenti yarattığının farkında olmayacaktır.

Çukur zehirlemiyor, “zehir”den çıkıyor

İçisleri Bakanı’nın bir zamanların kült dizisi Kurtlar Vadisi hakkında ne düşündüğünü bilmiyoruz. Lâkin, kestirmeden bir tanımlamayla devlet, hatta “derin-devlet” fetişizmiyle ayırt edilebilecek bu dizi hakkında o, kuvvetle muhtemel ki daha farklı bir dil kullanımı sergileyecektir.

Aslına bakılırsa Çukur’un giderek “format” itibarıyla Kurtlar Vadisi ile hayli benzeşik bir seyre savrulduğu da ileri sürülebilir.

Sanırım Bakan Soylu’yu ziyadesiyle rahatsız eden husus da bu olsa gerek. Yolun sonunda iş, “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” diye bağlansa, belki bu kadar kızıp lanetlemeye gerek olmayacaktı.

Fakat elbette “ideolojik” bağlamda aralarında hâlâ fark var: Kurtlar Vadisi, apaçık biçimde “Statüko”dan yana bir dizi olarak ayırt edilmişken Çukur, örtük mü örtük, ürkek mi ürkek, temkinli mi temkinli de olsa, özellikle metaforlar üzerinden hâlâ “anti-statükocu” motifleri bünyesinde barındırıyor.

Ama lanetliyor diziyi o. Çünkü hayat ne kadar kirli olursa olsun, bundan beslenen bir kurgunun o hayata aynalığına, hele devlet karşısında da “boyunlar kıldan ince” değilse, tahammül yok.

Çukur‘da abartılı ve fantastik şekilde kurgulanan her şey, hayatın içinde rutin bir fanatiklikle mevcut halbuki.

Çukur kimseyi zehirlemiyor. Çukur, zehirli bir hayatın içinden çıkıyor.

Ne derdi sevgili hocamız Ünsal Oskay her yeri geldiğinde: “En büyük ahlâksızlık, yoksuldan ahlâk beklemektir.”

Peki ya hayatın içinde olmayanı, kurgunun içinde beklemek; ya da hayatın içinde olanın kurgunun içinde olmamasını beklemek?..

Ne diyelim ki?!..

Ayıptır, ayıp!..”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close