Darbelerin sosyo-ekonomik maliyeti

Türkiye, içinde bulunduğumuz süreçte, gelecekte dozu daha da artacak olan bir mücadeleye sahne oluyor. Bu mücadelenin bir tarafında demokrasiyi esas alan bir değişimden yana olanlar, diğer tarafta mevcut statükonun devamından yana olanlar bulunmaktadır.

1960 müdahalesi baz alındığında sol, son 50 yıllık Türkiye tarihinde ve kendi mücadele geleneğinde, düşüncelerini hayata geçirme ve en önemlisi yeni bir Türkiye yaratma konusunda başarısız olmuş; sağ ise emellerine ulaşmış ve ülkeyi bugünkü yaşanan konumuna getirmiş, sonuçta bugünkü devlet (anlayışı) ortaya çıkmış/çıkarılmıştır. Ancak bu anlayış, Türkiye’yi kendine göre şekillendirmiş ama sorunlarını çözememiştir.

Askerî darbe ve müdahalelerin dış konjonktüre bağlı olarak gelişmesi, yarattığı ortam ve koşullar, Türkiye’de sol ideolojiyi ve sol hareketleri zayıflatırken, sağ ideolojiyi ve hareketleri güçlendirmiş; yarım yüzyıllık sürecin büyük kısmında ülkenin, sadece sağ iktidarların ve sağ politikaların hâkimiyeti ile yönetilmesi, bazı dengeleri sarsmakla kalmamış, aynı zamanda ağır bedellere yol açmıştır. En son hain FETÖ darbe kalkışması Türkiye’de büyük can ve mal kayıplarına ve ardından demokratik hasarlara yol açmıştır. Bu süreçten istifade edilerek ortaya konan yeni merkeziyetçi yönetim sistemi sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmıştır. 

Bitmeyen hesaplaşma

Nitekim bu süreçte, Cumhuriyet tarihinde üzeri betonla örtülen sorunların birçoğu yeniden ve daha güçlü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu sorunlardan bazıları, etnik (Kürt sorunu), dinî (siyasi İslam sorunu, Alevilik sorunu, laiklik sorunu), demokratik (darbeler sorunu), tarihî (geçmişle hesaplaşma sorunu) ve ekonomik (kötü yönetim, yoksulluk ve yolsuzluk) sorunlarıdır. 

Askerî darbeler, bu sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmış, siyasiler ise bu sorunları çözmek yerine, ya yok saymış ya da tekrar üstünü kapatmak kolaycılığını seçmişlerdir. Bilindiği üzere, son yıllarda Güneydoğu’da yaşanan çatışmalar yaklaşık 60 bin insanın ölümüne, 150 milyar dolar gibi önemli bir ekonomik kaynağın israf olmasına yol açmış, bu süreç Türkiye’yi adım adım ekonomik krize götürmüştür. 28 Şubat’a ve mevcut iktidara rağmen siyasal İslam (laik-antilaik) gerginliği devam etmektedir. 

Ekonomide büyüme nerdeyse durmuş, bölgeler arası dengesizlik artmış, yüksek enflasyon, kur dalgalanmaları giderek kronik hâle gelmiş, gelir dağılımı iyice bozulmuş, işsizlik oranı giderek yükselmiş, kişi başına düşen milli gelir ise düşmüştür. Üstelik bu gelir, kendi içinde de çok çarpık bir dağılım sergiliyor. Marmara’da kişi başına gelir ile, Güneydoğu’daki kişi başaına düşen gelir arasında uçurum vardır. Ayrıca yoksul kesimin Gayri Safi Milli Hasıla’dan aldığı pay düşerken, zengin kesimin aldığı pay giderek arünaktadır. Üst gelir diliminde yer alan yüzde 20’lik kesim ile alt gelir diliminde yer alan yüzde 20 arasında 11 kat fark vardır. Görüldüğü gelir dağılımndaki adaletsizlik düzelmek yerine daha da bozulmaktadır.

Öte yandan sosyo – kültürel açıdan son 25 yılda tarihinin en büyük zorunlu ve siyasi göçlerini yaşamış olan Türkiye ve büyük nüfus mobilitesinin hazırlıksız yakaladığı kentler, gelen insanları dönüştürememiş, giderek kendileri devasa köylere dönüşerek her kentte adeta iki kent meydana gelmeye başlamıştır: “Tokların” yaşadığı normal kent alanlarıyla, “açların” yaşadığı varoşlar. Dolayısıyla Türkiye son yarım asırlık macerada köylü olmaktan çıkmış, ama kentlileşememiş; geleneksellikten sıyrılmış fakat modernleşememiştir. Oysa Türkiye, bu sorunları çözmeden yoluna devam edemez. 21. yüzyıla çağdaş bir devlet olarak girmenin, demokrasisini bütün kurum ve kuruluşlarıyla oturtmanın ve geliştirmenin yolu bu sorunları çözmekten geçmektedir. 

Türkiye yaklaşık 165 yıllık Batılılaşma ve 40 yıllık Avrupa ailesine katılma çabalarında, bugün geldiği noktada bir yol ayrımında bulunuyor. Ya çağdaş demokrasinin gereklerini yerine getirerek, çağdaş uygarlığın bir üyesi olarak yoluna devam edecek ya da bu tercihi ıskalayarak üçüncü dünyanın gelişmemiş girdabına sürüklenecektir. Bu anlamda Türkiye, içinde bulunduğumuz süreçte, gelecekte giderek dozu daha da artacak olan bir mücadeleye sahne olacaktır. Bu mücadelenin bir tarafında AB’ye katılmayı isteyen, bu anlamda demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık haklarına saygıyı esas alan, bir değişimden yana olanlar; diğer tarafta mevcut statükonun devamından yana olan, değişmemeyi her bağlamda kendi varlıklarını sürdürmenin bir önkoşulu sayanlar bulunmaktadır.

Ölürüz de değişmeyiz!

Bilindiği gibi, bu düzlemdeki değişmenin en can alıcı noktaların dan biri de, sivil asker ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, en azından AB standartları düzeyine yükseltilmesidir. Bu da en pratik anlamıyla demokrasinin her türlü vesayetten kurtarılmasını, dolayısıyla askerin politikadaki ağırlığının sınırlandırılmasını gerektirir. AB’ye tam üye olmak için müzakerelerin başlatılması noktasında, hayati öneme haiz Katılım Ortaklığı Belgesi’nin üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisi de budur.

Askerî darbe ve müdahalelerin söz konusu olamayacağı böyle bir ortaklık sürecinde, Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılması ya da bu yapılamıyorsa, en azından yapısının sivilleştirme yönünde değiştirilmesi, askerî harcamaların Sayıştay denetimine tâbi tutulması ve şeffaflaştırılması, askerî mahkeme kararlarının üst mahkemelerin denetimlerine açık olması, darbecileri sivil yönetimde koruyan ve kollayan anayasal ve yasal düzenlemelerin (çıkış garantilerinin) kaldırılması gibi düzenlemeler, atılması gereken birkaç adım olarak sayılabilir. Bütün bunlarla birlikte, yeni bir sivil ve demokratik bir anayasa ihtiyacı her gün biraz daha artmaktadır.

Bu anlamda Türkiye’nin demokratik değişimden yana cesur ve kararlı bir perspektife sahip olmadığını, AB ile ilgili programın hayata geçirilmesindeki yavaşlığın ise değişime karşı olanların ekmeğine yağ sürdüğünü belirtmek gerek. Unutulmamalıdır ki değişimin gücü, onu isteyenlerin gücü ile doğru orantılıdır. Böyle bir iradenin hayata geçirilmesi, yönetenler ve koruyanlar arasındaki işbölümünü çağdaş boyutta yerli yerine oturtacak, bu ise ülkenin kalkınması, gelişmesi ve demokratikleşmesine hizmet edecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close