Bir Van Gölü hikayesi (1)

HABER MERKEZİ

Van’da düzenlenen 2. Van Gölü Havzası Bisiklet Festivali’ne katılan profesyonel bisiklet sürücüsü Ali Aybal, sadece bisiklet sürmedi, Van Gölü’nün 5 günlük hikayesini de yazdı…

İşte, ilk günün hikayesi…

“VAN GÖLÜ TEMİZ KALSIN MAVİ KALSIN
(Birinci Gün)

Kalenin ardındayım
Gündüzün dördündeyim…

Çift girişli kapısında “Atatürk Parkı” yazan yeşil alandan içeri giriyorum. Gözlerim bisikletli arıyor, çadırlar arıyor.

Parkı ortalardan, kenarlarındaki kahverengi yürüyüş yolundan dolaşıyorum. Yok oğlu yoklar.

Kaleye yakın yerdeki arabalar için ayrılmış yoldan çıkıyorum.

Biri kalenin oralarda olabileceğini söyledi. Kale solumda kalıyor. Kalenin girişine kadar gidip kamp alanı arıyorum. Geri dönüyorum. İyisi mi aramak. Arıyorum Garip’i. İki gündür burada olup da Van’ı gezen bisikletliler var. Bilseydim iki gün önce gelirdim.

Bir Garip bisikletli yeri tarif ediyor. Parkın içinde, güvenliğin yanındaymış.

Giriyorum kapısında “Atatürk Parkı” yazan yerden tekrar içeri. Az ilerde bir çadır gördüm gibi.

Ama bir tanecik ve yanında yönünde hiç bisiklet yok.
Önüm arkam sağım solum sobe
Saklanmayan ebe..

Nerede bunlar diye bakınırken bir kız yaklaştı yanıma “Hello” dedi.
Beni yabancı turist zannetmiş kızcağız.
İngilizcesini geliştirecekmiş.
Buldun adamını, Türkçe’yi zor konuşuyorum.
Bisikletlileri aradığımı söyleyince beni çadırların yanına getirdi. Sabah göresiymiş.

” Bisikletler kiralık mı?” diye sorduğunu söyledi.
Hemen parkın girişinin sağındalarmış.
Bu kadar geniş parkı görünce yan kısımları gözden kaçırmışım.

Yirmi kadar çadır kurulmuş. Bisiklet sayısı daha fazla. Beş bisikletli var, gerisi Van’ın çeşitli yerlerinde gezerek zamanlarını değerlendirmektelermiş.

Zorluk çekmeden çadırımı kurup yerleşiyorum.

Hava sıcak, havada bulut yok. Sarı sıcak, kaleyi ve şehrin doğu ve kuzeydoğu çevresini kuşatan çıplak dağları daha da belirgin hale getiriyor. 1700 rakımlı bir yere göre oldukça sıcak sayılır.

Yerleşme işim bitti- bitmedi önceki turlardan tanıdığım bir bisikletli hanım, Kale’ye gideceklerini, gidip gitmeyeceğimi sordu.

2005 yılında gezmiştik aile olarak. O, o yıllarda kaldı.
“Gelirim” dedim. Üç kişilerdi.
Saat 4’ü geçti, ama yine sıcak.
Parkın sınırları kale duvarlarıyla sınır çiziyor.

Kalenin kuzeydoğusunda bir cami var. Bir cami de kalenin üzerinde.
Giriş kapısından giriyoruz. Sağ tarafta Müze var. Geniş bir alanı kapsıyor. Önce müzeyi gezelim istiyoruz. Gezemiyoruz, yeni yapılmış, 10 güne kadar açılacakmış.

Ağaçların gölgelendirdiği düz yoldan kaleye tırmanıyoruz.

Tamamını ince ince gezmek mümkün değil. Birçok yeri restore edilmiş. Kale, M.Ö 8 yüzlü yıllarda Urartu kralı 1. Sardari tarafından doğudan batıya bir km’den fazla uzanan yaklaşık 80 m yükseklikteki kaya üzerine yaptırılmış. Osmanlı zamanında yapılmış olan bazı kerpiç yapılar yüzyıllardır direnmeye devam ediyor. Kalenin doğu ucu Atatürk yeşil alanına, batı ucu Van Gölü mavisiyle sınırlanıyor.

Kalenin güney kısmında sadece minarelerinin yarısı ayakta kalmış iki cami var. Kalenin bu tarafı Müslüman mahallesiymiş. Kuzey kısmı ise Ermeni mahallesiymiş. Yukarıdan baktığımızda Ermeni yakasında hiç kilise yıkıntısı göremiyoruz. 19. Yüzyılın sonlarına kadar barış içinde yaşamış olan Türk ve Ermeni mahalleleri yakılan kuru otlar nedeniyle sanki kararan tarihleriyle uyumlu bir görünüm oluşturuyorlar.

Kalenin kuzey yakası diğer tarafa oranla imar açısından daha şanslı.
Epeyce bir in-çık gel-gitlerden sonra aşağıdaki caminin yanındaki yoldan kale bölgesini terk ediyoruz.
Kampa dönüyoruz. Gezmede olanlar dönmüşler.
Kim ilgili, kimdir bilgili bilen yok. 
Çadırımın yanı başına biri geldi yeni. Bir yerde öğretim görevlisi olduğundan mı ne söz ediyor, ben çadırın içinde bir şeylerle uğraşırken. Sanki konuşmalardan anladığım; görevlilerden biri. Üzerinde haki sarı karışımı altlı üstlü spor kıyafet var.

Az sonra ilgililer görünmeye başladılar. Parkın duvarına ve kenara koydukları küçük bir masanın üstüne etkinlikle ilgili bilgilerin/ sloganın yazıldığı muşambadan levhaları astılar, serdiler.
“Vangölü kirlenmesin temiz kalsın”
Ardından da görevli olanlar kendilerini tanıtmaya başladılar.
Anladığım kadarıyla böyle önemli bir sulak havzanın korunmasında Avrupa Birliği de işin içindeymiş.

Gelişimizin önemini bir kez daha kavrıyorum.

Hepsinin üzerinde, yan omuz başında “Van Gölü Aktivistleri” yazan beyaz ile mavinin karışımı formalar var. Formaların sol önünde Türk Bayrağı arka tarafındaysa Van Gölü’nün mavi şekli var.
“Burada da aynı yazı.
“Van Gölü Kirlenmesin Temiz Kalsın”.
Sağ tarafındaysa koltuk altından itibaren çaprazlama mavi renk üzerine Avrupa Birliği’ne temsilen sarı yıldızlar var.

Formaya doğrusunu yazmışlar. “Van Gölü” iki ayrı kelime olarak yazılmalı.

İlgililerden biri etkinlik nedenini, son yıllarda Van Gölü’nde artan kirlilikten örnekler verdi.
Aktivistlerden biri uyacağımız kuralları okudu. Sorular yanıtlandı. Beş gün sürecek yürüyüş hakkında bilgi verdi.

Az sonra da görevlilerin giydikleri formalardan aynıları geldi. İlk formayı ben aldım.

İnanmazsanız inanmayın; vallaha..
Size yalan borcum mu var.

Formanın uzun kollu olmasına sevindim. Buraların güneşi havanın berrak olması nedeniyle yakıcıdır. İlk kez uzun kollu bir bisiklet formamız oluyor.
Kıskananlar çatlasın. Biz taa nerden geldik Van’a…

Kayıt yaptıran 130 kişiymişiz. Sonradan öğrendiğime göre tahminim bu sayının üçte biri yakın çevreden, üçte ikisi uzaktan.

Acaba Ege Bölgesi’nden kaç kişi gelecek merak ediyorum. Otobüsle geldim, 26 buçuk saat sürdü yolculuğumuz. Üstelik de korka korka. Acaba bisikleti alacak mı otobüs. Yoksa yüksek para mı isteyecek. Para istenecek olursa gelmeyecek, bileti iptal ettirecektim.
Prensip kararı…

Formalardan sonra yemek. Yemeği çadırımın önünde yedim. Güzeldi, doyurucuydu.

Kamp yerimizin hemen yanında parkın bir çeşmesi var. Kümbet şeklinde. Etrafında birkaç musluğu var. Buz gibi suyu var. Tek kusuru insanların bulaşık neyin yıkarken çevresini kirletmiş olmaları.

Önceki etkinliklerden tanıdıklarım var. Sohbet falan derken çadırlarımıza çekiliyoruz…

Sabah, 4 buçukta aydınlanmaya başlıyor. Karga seslerinden uyursan uyu. Sarıkamış’takiler gibi, iri iri…

Çadırları, eşyaları toplayıp görevlilerin verdikleri beyaz çuvallara dolduruyoruz. Kamyonete üst üste yığarak dolduruyoruz. Şimdi kahvaltı sırası.

Kahvaltı uzunca bir süre sonra geliyor. Hazırlığı da uzun sürüyor. Ama nasıl bir kahvaltı…
Beş yıldızlı otel ayarında. Farkı sadece açık büfe değil.

İki tane yöresel tat geliyor önümüze. Biri cevizli tahin. Ama bildiklerimiz gibi tatlı değil, hafif tuzlu. Diğeri neydi…

Tıka basa yedik. Bisiklet öncesi karnı çok fazla şişirmek doru değildir. Ben saat 10’a kadar bir şey yemem. Ama bugün yolumuz kısaymış. Bu nedenle de acele etmiyoruz.

Eeee, yedik içtik, formaları geydik. Sıra geldi ödemeye.
Bekle bizi Van Gölü geliyoruuuuz!
Şöyle boynuna bir atkı gibi dolanmaya…
Vanlı’lar göle “deniz” derler. Toplam çevresi 430 km tutuyormuş yoldan.

Önce parkın üstündeki boylu boyunca uzanan yoldan şehir içine giriyoruz. Caddelerden sloganlar da atarak ilk durağımız destekçilerimizden olan Ticaret ve Sanayi Odası’nın önü oluyor.

“Van Gölü kirlenmesin temiz kalsın”
“Van Gölü kirlenmesin mavi kalsın”

Sanırım başkanının kısa konuşmasından sonra şehrin ortasından kuzey-güney istikametinde geçen ana caddeye iniyoruz. Trafik polisleri gereken yerlerde yolu kesiyor.

Çevreden izleyenleri gördükçe şımarıyor, zilleri tıngırdatıp daha farklı öttürü sesi olanlarsa ortalığı futbol maçına döndürüyorlar.
“Van Gölü kirlenmesin…”
Şehirden çıkıp Edremit yoluna yöneliyoruz.

Sağımız alabildiğine Van Denizi. Yapılaşma seyrekleşti. Sağlı sollu bahçeler görülmeye başlandı. Hele biri vardı ki yolun altında meyve bahçesi. Hemen yola cephe kısmında karadut bile gördüm. Belki içerilerde daha da vardı.

Köprünün orda durdular. Sanırım iki üç bisikletli birbirine dokunmuş, ufak çaplı kaza yaşanmış.

20 km gitmeden Edremit sınırlarındayız. Karşı tepede büyük bir Türk Bayrağı. Sağa, denizden tarafa mavi boyanmış bisiklet yoluna dönüyoruz.

Bir süre sonra Edremit Kent meydanındayız. Denizin hemen kenarında. Az ilerisinde tahta mendireklerden sonra büyük harflerle EDREMİT yazısı var. Yazının önü cam balkon.

Sağ tarafa doğru karşımızda Van.

Edremit’e bakar.
Edremit de Van’a.

“Edremit Van’a bakar
İçinden Şamran akar
Öyle bir yar sevmişim
Her geçen ona bakar

O süsen o sümbül
O yemyeşil bağındır
Oynamak zıplamak
Eğlenmek çağındır”

Ama dağlar çıplak. Edremit’in dağları Van’a göre daha yeşil.

Daha iki hafta önce Balıkesir Edremit’teydim. Bisiklet festivalinde. Bu Edremit’in güzelliği bakımı o Edremit’i aratmıyor. Sokaklar meydanlar bakımlı, düzenli. Yerlerde çöp yok. Keşke türküde sözü edilen şu “Şamran” çayını/ deresini de görebilseydik. Sanırım üzerinden geçtik.

Caddeden karşıya şehir tarafına geçiyoruz. Önce çay, ardından yine sabahkini aratmayan yöreye özel yemeklerle karnımızı doyuruyoruz.

Saat bir buçukta bisiklet yolundan şehir çıkışına kadar devam ediyoruz. Yolumuz Gevaş ilçesine. Fazla yokuş yok. Aslında Edremit’ten önce de yoktu. Ama sürekli “yavaş yavaş yavaşşş!”

İkişerli sıraya diziyorlar inişlerde. Uyan kim…Kısa bir iniş.
Ama “yavaş yavaş aman haaa yavaşşşş!
Yaa bunun neresi iniş.
Bunların neresi yokuş.
Her inişin bir çıkışı var elbet.
Gevaş’a geldik. Aman ha yavaşşş!

Ana yoldan iki km kadar yukarıda Gevaş şehir meydanı var. Saat kulesinin ora. Ardında güzel bir dağ. Artos Dağı ama çıplak. Üzerinde çukurlarda yer yer kar var.

Belediye başkanı kısa bir konuşma yapıyor. Güneş tepemizde dombili oynamaya devam ediyor. Bu sefer saat kulesinin doğusundan dönüyoruz. Saat kulesinin dört bir yanında figürler var. Kayak figürleri, bisiklet figürü…

Arkadaki dağın belli yerine kadar bisikletle çıkılabiliyormuş. Kayak da yapılabiliyormuş o dağda.

Gevaş’ın batı tarafından kısa bir yokuştan sonra tekrar ana yola iniyoruz. Yavaşşşş!

Meğerse burası Gevaş olduğu için diyorlarmış “yavaş”… Diğer günlerde nerdeyse hiç demediler.

Selçuklu mezarlığının batısından tekrar göl tarafı söğüt kavak vb bilumum sulak ağaçların çevrelediği ana yola iniyoruz. Mezarlığın alt tarafındaki söğüt ağacına benzer ağaçların eğri dallarının altına postları seriyoruz. Bisikletlerimiz sarı sıcakta.

Ardından mezara giriyoruz. Taa ilerdeki kahverengi kümbete kadar tahta döşemişler. Kümbetin arkasında uzun kavaklar var. Kavaklardan da uzun Toki’nin yaptığı pembe evler.

Kümbet ile pembe evlerin arası 30 metre ya var ya yok.

Kümbet mezar 1335 yılında Selçuklu Sultanı Melik İzzettin tarafından kızı Halime Hatun için yaptırılmış. Cenazelik bölümü yerin üç metre altında ve kare şeklinde yapılmış. Ahlat taşlarından yapılmış olduğunu düşündüğüm anıt mezarın üst tarafı on iki köşeli yapılmış. Kümbetin kenarlarındaki görkemli mezarlara bakıyorum, çoğunun etrafı kazılmış, bazılarının taşları, taş lahiti kırılmış.

Mezardan ayrılıyoruz. Birkaç yüz metre daha batıya giderek iskelenin bahçesine koyuyoruz bisikletleri.

7 km kadar batımızda Ahtamar(a) Adası. Hep birlikte iki katlı tekneye doluşuyoruz. 40 dakika sonra adadayız. Yarım saat buradaymışız. Saat 4 buçuğa kadar.

Badem ağaçları arasındaki kilisenin önce etrafını geziyoruz martı sesleri eşliğinde, sonra da serin, loş içini. Dört bir yanı, içerisi, kubbesi onlarca anlam yüklü onlarca figürlerle bezenmiş. İçinin en görkemli kısmına Meryem Ana figürü konmuş.

Adanın doğu ucunda seyir tepesi var. Gevaş’ın arkasındaki Artos Dağı’na kadar, Van’a kadar denizi buradan izleyebiliyorsunuz. Görebildiğiniz kadarıyla.

Neler yapmadık ki badem ağaçlı bu ada için. Kimimiz denize girdik, kimimiz türkü söyledik. Nerdeyse hepimiz fotoğraf çektik. Belki bir tekimiz bile istavroz çıkarmadık, kilisenin en üst noktasındaki siyah haç’a dönerek.

Adanın isim öyküsünü anlatmıyorum, kilisenin tarihini de… Ah tamara ah!

Bu sefer 35 dakikada dönüyoruz. Gün aşmak üzere. Bisikletlere binip 7 km ilerideki yola cepheli Kızılay Kampı’na demir atıyoruz. Tam da Akdamar Adası’nın güneyine…

Bugünkü turumuz toplam 55 km. Yarın 100 km gideceğiz. Hep bugünkü gibi yavaşş olursak zor varırız Tatvan’a…

Kızılay kampı oldukça bakımsız. Tuvaletlerde ışık yok. Lavabolar bakımsız ve pis. Sadece iki tuvalet var, onun da biri çalışmıyor. Çoğumuz çadırı denizin kıyısına kuruyor. Biz ise girişteki ağaçların altına.

Kurumuş otların arasından karanlıkta bir yarasa gibi kayarak yemekhanenin yolunu buluyoruz.

Yemekten sonra denize girenlerimiz oluyor. Ben de terledim. Cesaretimi toplayıp ben de giriyorum. Deniz ilk anda ılık. Belki de daha soğuk olacağını düşündüğümden. Sahilde fazla ışık yok. Taşlara basa basa derinlere doğru gidince rahatlıyorum. Taşlardan zor yürünüyor. Işık yeterli olmayınca ürküyor uzaklara gidemiyorum. Kenara yakın bir süre sohbet edince birden bir üşüme geliyor, titremeye başlıyorum. Aceleyle çıkıp kurulandıktan sonra çadırda üç kat giyiniyorum.

Vanlı gençler binanın girişinin önünde “Beş kabak olmaz, on kabak olur” oynuyorlar. Orta oyunu gibi, köy seyirlik oyunu gibi bir şey. Biz de henüz televizyon yokken evlerde yüzük saklama vb. oyunlar oynardık çocukluğumuzda. Bu çocuk oyunu değil. Yanılan, şaşıran kemerle ellerinden epey dayak/şappak yiyor.

Saat 12’den sonra yatıyorum. Az ardımızda görevliler ve jandarma sabaha oturdular, önce sesli sonra sessizce sohbet edip uyukladılar.

Bisiklet etkinlik tarihi: 22 Temmuz 2019

Ali AYBAL

DİPÇE: ” Van Gölü Temiz Kalsın” bisiklet etkinliğini yine diğerleri gibi kendi gözümden yazdım. Sonraki bölümler bu kadar uzun olmayabilir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close