‘Ana dilde eğitim’ ve ‘ana dili eğitimi’

Şair-yazar: Zekeriya Ekinci

 “Ana dilde eğitim” ile “ana dili eğitimi” kavramlarının açılımını yapmak çoğu kişiyi tedirgin eder, nedense!


“Ana dilde eğitim” ile “ana dili eğitimi” kavramlarının ayırdını yapmadan anlam yönüyle iki kavramı kapalı tutup eşanlamlı gibi göstermek sömürüye dayalı siyasal bir söz oyundur. Sözün anlamına dayalı bu oyun, 45’li yıllarda Birleşmiş Milletler Sözleşmesiyle başlar; 95’li yıllar AGİK Çerçevesinde Kültürel Haklar belgesine kadar uzanır. Süreç içinde arada kalan altı bildirge, pakt ve sözleşmeleri, yazımın daha girişinde yazma gereği duymuyorum.


Niçin mi yazma gereği duymuyorum?


Çünkü tümünün amacı ve bu amaca yönelik kullanılan dil aynı olmaktan öteye geçmiyor da ondan!


“Hiç kimse istediği dili ve özellikle ana dilini öğrenmekten alıkonamaz.” Bu cümle AGİK Çerçevesinde Kültürel Haklar belgesinden. İki dönem toplanan UNESCO sözleşme ve bildirgesinde, “Üye devletler, Ulusal Azınlıklar mensuplarına kendi eğitim faaliyetlerini yürütme hakkını tanımanın önemli olduğunu kararlaştırmışlardır. Bu faaliyet kendi dillerinin kullanımını veya öğretimini de içerecektir.” İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve diğer paktlardaki yazılar da öz itibariyle Ulusal Azınlıkların kendi dillerini kullanma veya öğretimini sağlamaya yöneliktir.


Birleşmiş Milletler Teşkilatı, UNESCO, AGİK ve Avrupa Konseyi çerçevesinde kaleme alınan uluslararası belgelerdeki ana dilin kullanımı ve ana dilde eğitimle ilgili kararları içeren sözleşme ve bildirgelerde öz bundan ibarettir demem, yeterli olacaktır sanırım.


Diğer bir nokta, azınlıkların dil sorununun hakim devletin inisiyatifine bırakılmış olmasıdır.


Yukarıdaki tüm kurumlar, bağlı bulundukları sistem gereği mevcudiyetin devamından yanadırlar. Aynı sisteme bağlı ulusların aynı amaç için bir noktada birleşmeleri doğaldır. İç içe yaşayan ulusların çatışması, ulusal kargaşalıklar her dem sömürenin ekmeğine yağ sürmüştür.


Bu nedenle tüm söylemlerinin odağında “ana dili eğitimi” yatar!
Genel anlamda “ana dili eğitimi” için şunlar söylenebilir: Kendi dilini konuşabilirsin, kendi dilini öğretebilirsin; ben sana karışmam; resmî dil benim dilimdir, senin diline resmî sıfat tanımam mümkün değildir!…
Dikkat edilecek olursa söylemde bir korku vardır.


Oysa aynı ülkede iki ve daha fazla resmî dilin kullanılması ayırıcı değil, birleştiricidir.


İsviçre’de dört, İtalya’da dört, Kanada’da iki, Lüksemburg’da üç… resmî dil kullanılmaktadır. Bu ülkelerden ayrı olarak toplam otuz bir ülkede en az iki resmî dilin kullanıldığı da bilinmektedir.


Ne yazık ki gelişimini tamamlayamamış ülkelerde Ulusal Azınlık dillerine karşı düşmanlık hat safhadadır. Kültürel değişimden yoksunluk, dil bilincini vermez hakim bireye. Hem kendi diline hakim olamama hem başka dile mensup bireylerin dilini engellemeye çalışma yoz kişilikli bir toplumsal yapının oluşmasına neden olur. Karşı taraf da aynı durumda kalınca ateşin baruta düşmesi kaçınılmazdır.


Oysa idarî yönetimi elinde bulunduran Ulus Devletler, egemenliği altında bulunan Ulusal Azınlıkların “ana dilde eğitim” istemlerini olumlu karşılayabilirler. Demokratik yollarla gerçekleşmesi sağlanacak bir çözüm, toplumsal birlikteliği sağlamada önemli bir adım olacaktır. Hele ekonomide ortak emekle mevcut kaynakların uzlaşı içinde kullanıma açılması kapitalist hegemonyaya sosyoekonomik bağlamda sarsıcı bir tokat olacak ve tam bağımsızlığa önemli bir adım atılmış olacaktır.


Her ulusun kendine ait olana sahip çıkma hakkı vardır. Önemli olan haklar konusunda haktan yana tavır koyabilmektir. Azınlıkların dillerini özgürce ve engellemeden kullanma hakkını tanırım, söylemi, Azınlıkların “ana dilde eğitim” yapma hakkını tanırım şeklinde bir söyleme dönüştürülebilir. Modern çağın bir gereği olarak bunu söylemekten niçin kaçınalım ki?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Close